Archive Page 2
Seni kovacaklar!
Bir lumpen türküsü vardı,
“Seni Yakacaklar”, başlık o makamda okunacak… Filmi de vardı, Ferdi
Tayfur mu oynuyordu yoksa Küçük Emrah mı, burada “esas çocuk” Deniz
Baykal.
Sosyalist Enternasyonal, Cumhuriyet Halk Partisi’ni
kovmaya niyetlenmiş… Biz de geçen gün “kovularak mı terkedecek yoksa
edebiyle kendisi mi gidecek” diye sormuştuk. Mazotla falan
uğraştıklarından yanıt alamadık.
Girişim, bugün sağa kaymış da
olsa, sosyaldemokrasinin eski “kalesi” İsveç’ten, İsveç temsilcisinden
geliyor: Bu CHP denen partinin aramızda ne işi var?
Haklıdır.
Sosyaldemokrasiyle uzaktan yakından ilişkisi artık Baykal’ın ve
askerlerinin atıp tutmalarında bile kalmamış bu partinin Sosyalist
Enternasyonal’de hiçbir işi yoktur. Ya kendisi ayrılır, ya da
“onursuzca indirirler” (Baykal bu lafı hatırlayacaktır…)
Karar vermek için Türkiye’ye gözlemci gönderecekler, CHP’yi bir süre izleyeceklermiş.
Solculuk
vasfını çoktan kaybetmiş olan Sayın Baykal anlaşılan insaf duygusunu da
yitirmiş olmalı ki, bu gelişmeyi yalanladı ve bu söylentinin
“Türkiye’deki PKK uzantıları ve ikinci cumhuriyetçiler” tarafından
çıkarıldığını söyledi.
Oysa, “CHP’ye sosyaldemokrat
denilmesinden utanıyorum” diyen ve bu girişime önayak olan İsveçli
hanımın adı da belli sanı da: Anne Ludvigsson.
Kaçıncı cumhuriyetçidir bilemem, ama sanırım kralcı! Karl Gustav taraftarı!
Baykal’a göre CHP “Sosyalist Enternasyonal’in önemli ve etkin bir üyesiymiş.”
Eskiden
Sayın Erdal İnönü’yle birlikte katıldıkları Sosyalist Enternasyonal
toplantılarında horul horul uyurlardı (Sayın İnönü bir de geğirir ama
çok şükür Sayın Baykal’ın böyle bir huyu yoktur), bu son toplantıda
Talabani’yi ve Barzani’yi sinirlendirip salonu terketmelerini
sağladığına göre, evet, etkinliği bir hayli artmış.
Şaka bir yana, Sosyalist Enternasyonal’in de ne halta yaradığı epeyce tartışmalıdır.
Bunlar, kaba tanımıyla “komünist olmayan” solculardır.
Fakat
on dokuzuncu yüzyılda Karl Marx ve Friedrich Engels’in onca
eleştirdikleri, yerden yere vurdukları şu ünlü Gotha ve Erfurt
programlarının da gerisine düşmüşler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
tutturdukları Bad Godesberg programıyla iyice ılımlı, ne kokar ne
bulaşır bir havaya girmişlerdir.
Gene de Almanya, İsveç, Fransa
gibi ülkelerde “çalışan sınıfın hayrına” önemli işler başarabilmiş olan
sosyaldemokrasi, bugün çıkmazda ve açmazdadır.
Sol, yirmi
birinci yüzyılı nasıl karşılayacağını bilememiş, kapitalizmin
“küreselleşme” aşaması ve elektronik devrimi karşısında apışmış, üretim
araçlarının mülkiyetine sahip olmanın eskisi kadar anlamlı olmadığı,
“yaşama düzeyinin” öne çıktığı ve bunun da zaten kapitalizm tarafından
yetenekli işçilere sağlandığı bir dönemde ne yapacağını, neyi
savunacağını şaşırmıştır.
Aha bakınız, Baykal’ın Talabani ve
Barzani’yi duman ettiği(!) o toplantıda, geçen gün, “ABD güdümündeki
Irak yönetimini destekleme kararı” aldılar anlı şanlı Avrupa
solcuları… Ama Türk basınının yavşak kesimi bunu “Baykal’ın büyük
zaferi” şeklinde pazarladı.
Öyle ya, örneğin yılda altı hafta
ücretli izin hakkını ele geçirmiş olan Fransız işçisi şimdi ne
isteyecek, sekiz hafta mı? Kapitalizm geliştikçe o da olacak, 2020
yılında falan.
Emeği devrimciler değil, kapitalizmin bizzat kendisi özgürleştiriyor, işçiyi daha iyi yaşatıyor, daha çok tüketebilsin diye!
Avrupa
soluna da, kapitalizmin bu müthiş katakullisi karşısında kalıyor “insan
hakları”, azınlıklara serbestlik, eşcinsellere nikâh, Arap çocuklarına
iyi davranmak, esrar içeni hoş görmek, falan…
Türkiye daha
oralara bile gelmemiştir ve ülkemizde insanlar işsizlikten,
haksızlıktan, sendikasızlıktan, parasızlıktan kırılıyorlar.
Fakat CHP de daha hiçbir yere gelememiştir, bir “memur partisidir”, o kadar.
Cumhurbaşkanlığına
kimin gelip kimin gideceğinin de, devletin bana aydan aya emekli maaşı
diye verdiği ölü eşek parasıyla da, çalışma arkadaşlarımın dört yıldır
alamadıkları analarının ak sütü gibi helal kıdem tazminatlarıyla da
hiçbir ilgisi yoktur.
Baykal solcu olsaydı, mazot fiyatları
üzerine siyasi sidik yarışına gireceğine, “ulusalcı dostlarından”
yıllarca yatırılmayan sigorta primlerimizin hesabını sorardı!
Neyse ki yutan şaşkın oranı yüzde 10’dan düşmüyor, yüzde 20’yi aşmıyor.
Technorati Tags: Sosyalist Enternasyonal, CHP, kapitalizm
Powered by ScribeFire.
Filed under: Sol | Leave a Comment
Onlar asla ikna olmaz
Cuma akşamı İstanbul‘daki Hyatt Regency Oteli’nde bir gazeteci grubu ile bazı AKP
yönetici ve milletvekili adayları bir araya gelerek, partinin seçim
beyannamesini ve son dönemde meydana gelen olayları konuştu.
Yemeğe AKP’den Ömer Dinçer (2′nci Bölge), Nimet Çubukçu (2′nci Bölge), Ertuğrul Günay (1′inci Bölge), Ayşenur Bahçekapılı (2′nci Bölge) ile AKP kurucularından, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi
Ayşe Böhürler katıldı.
Ben bazı (yoksa “hepsi” mi demeli?) AKP’lilerin zihninde şu sorunun dönüp durduğunu gözlüyorum: ” Başka türlü davransaydık Cumhurbaşkanını seçebilir miydik? “ Bu sorunun cevabı, hem evet, hem de hayır.
“Hayır” seçemezlerdi…
AKP grubunun cumhurbaşkanını seçmemesi için iki, üç yıl öncesine uzanan
bir hazırlık, bir plan, hatta bir operasyon olduğu artık apaçık ortaya
çıkmış durumda.
O mitingler üç beş günde mi organize edildi? İlhan Selçuk boşuna mı mevcut Cumhurbaşkanı ile fikir alışverişinde bulundu? Sezer, Atatürkçü Düşünce Derneği‘ne niye para yardımı yaptı sanıyorsunuz? ” 367 gereklidir ” komikliği, ” uzlaşma şarttır ” uydurması durup dururken mi akıllara geldi? Genelkurmay internet sitesindeki bildiri, Baykal‘ın gerginlik politikası ve ” çatışma çıkar ” şantajı birer tesadüf mü? YÖK‘ün bir ” siyasi parti “, Anayasa Mahkemesi‘nin ise ” senato ” rolüne soyunması tarihin cilvesi mi?
“Evet” seçebilirlerdi… Bunun olmazsa olmaz ölçütü şudur: Başbakan siyasete müdahale eden bir genelkurmay başkanını görevden almak istediğinde, ” kesinlikle onay vermeyecek ” bir kişiyi aday göstermek.
” Sizin hayat tarzlarına müdahale edeceğinizden korkan bir kitle var. Bir yolunu bularak onları ikna etmelisiniz “ deniyor.
Hayır, onlar asla ikna olmaz! AKP’liler ağızlarıyla kuş tutsa, nüfusun yüzde 25 ila 30‘unu oluşturan o kitlenin önyargısını kıramaz.
Çünkü o kitlenin diline ” takiye ” diye bir sihirli kelime verildi… Diyelim ki Abdullah Gül‘ün eşi Hayrunnisa Gül, türbanını çıkarıp başını açarsa ne olur?
Hiç! ” Takiye yapıyor, şeriatı getirdiklerinde tövbe edip tekrar kapanacak “ derler.
Dolayısıyla o kitleyi ikna etmek için uğraşmak, vakit ve enerji kaybıdır.
Değinmek istediğim üçüncü konu, sözünü ettiğim yemekte konuşulmadı. Olay şu…
Deniyor ki ” AKP’nin taban kadrolarını Milli Görüşçüler ele geçirdi. “ Bu iddialarına bir de ” kuramsal “ dayanak buldular: Din sosyolojisinin en önemli adlarından Prof. Şerif Mardin‘in bir süre önce, ” Mahalle baskısı, partiyi siyasal İslam’a çekebilir… Parti üst yönetimi de bu baskıya boyun eğebilir ” demesi.
Bence gerçek tam tersi…
Süreç öbür yana doğru işliyor:
1)
Gayet iyi örgütlenmiş bir parti olan AKP; içe kapanık, aşırı
muhafazakar ya da din devleti isteyen kesimleri bile yerel ve ulusal
siyasete katarak modernleştiriyor ve demokratlaştırıyor
. Kadınlar ve erkekler bir araya gelerek çeşitli sorunlara çözüm
arıyor, projeler yürütüyor. Siyaset yapmak, oy toplamaya çalışmak
kendilerinden farklı olan kesimlere karşı daha hoşgörülü olmalarını
sağlıyor.
2) Hükümetin ekonomi ve eğitim politikaları da
muhafazakâr kitlelerin yeni teknolojilerle ve yaşam biçimleriyle
tanışmasına yol açıyor. Mesela bu dönemde 5 milyon kişi hayatında ilk defa uçağa bindi! Okullara dağıtılan
500 binden fazla bilgisayar sayesinde doğu bölgelerinde yaşayan çocuklar dahi “email” adresine sahip oldu.
Saadet Partisi,
AKP’yi niye ‘ahlaki’ açıdan eleştiriyor sanıyorsunuz? Çünkü Milli
Görüşçüler, bu dönemde yaşanmakta olan ve kendi tabanlarını aşındıran
modernleşme sürecinden rahatsız.
Technorati Tags: AKP, cumhurbaşkanı, milli görüş, modernleşme
Powered by ScribeFire.
Filed under: Cumhurbaşkanlığı Seçimi | Leave a Comment
Uzlaşma safsatası
Meğer Tülay Hanım’ın da içine sinmemiş şu 367 safsatası… Önce görevsizlik kararı önermiş.
Sonra gözüne ne görünmüş de 367 çıkmış peki? Gözüne neyin ya da kimin göründüğünü Türkiye’de bilmeyen yok.
Nisan ayının son günleri, pek göze batan günlerdi…
O
günlerde bir de uzlaşma safsatası çıkarılmıştı… “Cumhurbaşkanını ya
bürokrasi seçer, ya onu temsil eden parti, ya da onun en azından onayı
aranır” diyemedikleri için, cumhurbaşkanı uzlaşmayla seçilir diye bir
dümen buldular.
Acaba Atatürk hangi uzlaşmayla üstüste
cumhurbaşkanı seçilmişti? Dincilerle “antant” mı kalmışlardı,
saltanatçılara, örneğin Rauf Bey’e mi sormuşlardı, sosyalistlerden ya
da liberallerden en azından uyum mu beklemişlerdi?
Acaba İnönü üstüste cumhurbaşkanı seçilirken birilerine mi danışılmıştı?
Yoksa Celal Bayar seçilirken İnönü’ye mi sorulmuştu?
Milli
Birlik Komitesi, Cemal Gürsel’i cumhurbaşkanı seçtirirken Yassıada
artığı hapisane kuşlarının “konsensüsünü” mü aramıştı yoksa?
Cevdet
Sunay’ın Çankaya’ya çıkması bir uzlaşma sonucunda mı gerçekleşmişti,
yoksa işin içinde “Silahlı Kuvvetler Birliği” falan gibi birtakım
“efsanevi” oluşumların da payı var mıydı?
Fahri Korutürk gibi
bir adamın bu göreve getirilmesi bir uzlaşma mıdır, yoksa “kaht-ı
rical” sonucu mudur? “Faruk Gürler’i seçmemek ama orduyu daha fazla da
sinirlendirmeden bir başka asker aday bulmak” formülü uzlaşma mıdır,
çaresizlik mi? Benzer bir soru Ahmet Necdet Sezer için de sorulabilir
mi?
Kenan Evren… Haa, bakın, o uzlaşmanın daniskasıdır. Hem
solcuların, hem ülkücülerin, hem de Hamzakoy ve Zincirbozan gibi
zorunlu tatil beldelerinde “kendi güvenlikleri için” dinlenmeye
çekilmiş siyasi liderlerin kapıları aşındırılmıştır onu seçebilmek
için!…
Turgut Özal da Demirel’den izin almıştı herhalde, seçilebilir miyim ağabey?
Demirel de bana sormuştu, koysam mı koymasam mı?
Niçin
bu ülkede bu konuda “sıkışınca” gözler hemen Anayasa Mahkemesi’ne
çevirilir? Muhittin Taylan diye bir adam hatırlar mısınız?
“Asker bürokrat uyduramadık, sivil bürokrat verelim” mantığına ne zamandan beri uzlaşma tabir ediliyor?
O zaman Anayasa’ya “Türkiye laik, sosyal ve bürokratik bir hukuk devletidir” ibaresini koyunuz.
Ya da “egemenlik kayıtlı şartlı milletin, az biraz da memurlarındır” yazınız ki ele güne rezil olmayalım.
Cumhurbaşkanı
seçimi konusunda hiçbir yerinde “uzlaşma, mutabakat, konsensüs” gibi
laflar geçmeyen Anayasa, bunu öngördüğü için mi ilk toplantıda 367 kişi
arıyor ama son turda 276 kişiyi yeterli buluyor? Üçte iki çoğunlukla
turlara başlamak zorundasın ama iki tur geçersen, üçüncü turda yarıdan
bir fazlası yeterli! Hani uzlaşma bunun neresinde?
Siz uzlaşma
arayıp da bulana kadar sekiz erken seçim daha yaparsınız hemşerim,
Kasım 2007, Şubat 2008, Mayıs 2008, Eylül 2008, Aralık 2008, Mart 2009,
öyle öyle gider…
Bütün bunları söyledikten sonra… Tayyip
Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını ister miyim? Hayır. Abdullah Gül’ü
ister miyim? Hayır. Bülent Arınç’ı ister miyim? Asla.
Ama istek başka şey, hukuk başka şey.
Benim ya da şunun bunun keyfi hukuk olsaydı bize de padişah derlerdi…
Peki bütün bunları nisan ayının son günlerinde niçin mi yazmadım?
Cevabı çok basit: Maçam sıkmadı da ondan!
Görünen o ki, bazı hukukçuların da sıkmamış.
Technorati Tags: uzlaşma, cumhurbaşkanlığı, hukuk, 367
Powered by ScribeFire.
Filed under: 367 | Leave a Comment
22.06.2007 / Güven Sak / Referans
Aslında memlekette şizofrence bir
durum olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu vaziyet gazetelerimize,
televizyon ekranlarımıza da yansıyor. Bir tarafta, finansal
piyasalarımızdaki mutluluk verici bir hava var. Yeni Türk Lirası her
gün değerlenme rekorlarını egale ediyor. Gazetelerin ilgili
bölümlerinde bir mutluluk havası hâkim. Gazetelerimizin bir de
siyasetle ilgili bölümleri var ki, orada etraf esasen simsiyah.
Yazarlarımız seçimlerin zamanında yapılıp yapılmayacağından emin değil.
Etraf felaket senaryolarından geçilmiyor. Senaryo çalışmalarına o kadar
aç bir halde olmalıyız ki, elin oğlunun memleketinde birileri “mesela dedik..” diye “adı üzerinde” bir
senaryo yazmaya kalksa, bakanlarımız bile tedirgin oluyor. Mesele
gazete manşetlerini günlerce meşgul ediyor. Genelkurmayımız açıklama
yapıyor. Sizce böyle bir ortama normal diye bakılabilir mi? Ama bakın
normalmiş. Oyakbank’ın ING Bank’a satılacağı haberi bize
kalırsa, Türkiye ekonomisinde işlerin yolunda olduğunu gösteren bir
karine olarak değerlendirilmelidir. Evet, ekonomi ile siyasetin
yollarının birbirinden bu kadar kesin ayrıldığı bir başka dönem yoktur.
Ama ikinci küreselleşme dalgasının bizi getirdiği bu kıyıda, bu ayrışma
son derece normal görünmektedir.
Sizce, bu ortamda, Oyakbank’ın ING’ye satışı neye alamettir? Bize kalırsa hem iyiye hem de kötüye alamettir. İyiye alamettir; çünkü Türkiye’nin geleceğine olan güven, yabancılar arasında devam etmektedir. Birileri ”Demokrasi tehdit altında” deseler de devam etmektedir, bir başkası ”laiklik tehdit altında” diye
diretse de devam etmektedir. Biz ağaçlara bakmaktan ormanı gözden
kaçırırken yabancılar gözlerini ormana dikmişlerdir. Ortadaki siyasi
vıdıvıdılar, yabancı yatırımcıları fazla germemektedir. Biz zavallılar,
Türkiye’nin geleceği ile ilgili derin endişelere kapılmışken, onlar
orta vadede endişe edilecek bir durum görmemektedirler.
Ama
bakın bu aynı zamanda kötüye alamettir. Çünkü yabancılar kendilerine ve
Türkiye’ye güvenirlerken biz, kendimize ve Türkiye’ye güvenmiyoruz.
İşte bugünün paradoksal olan yanı budur: Türkiye’de tüketici güveni
sarsılırken yerleşik yatırımcılar, paralarını yurtdışına çıkartmayı
tercih ederlerken iç tüketimdeki yavaşlama eğilimi, duraklama
sinyalleri verirken yabancılar, Türkiye’nin geleceğine güvenmektedir. İşte
bir an önce değişmesi gereken budur. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin
yanlış yönetilmesi, Türkiye’nin kendisine olan güvenini sarsmıştır.
Bankacılıkta yabancı sermayenin payı, bu son işlem de gerçekleşirse,
yüzde 50’ye bir adım daha yaklaşacaktır. Yanlış yönetilen seçim süreci,
Türkiye ekonomisinde yabancı payının daha da artmasına neden
olmaktadır. İyidir, kötüdür ama olan budur.
Peki,
yabancı yatırımcılar Türkiye’de neden banka almaktadırlar? Sakın, geri
ödenemeyen kredilerin teminatı olan arazileri üzerlerine geçirip,
memleketi parsel parsel alma planı yaptıklarını düşünmeyin. Gayet basit
bir nedenle: Para kazanmak için. Biz ağaçlarla uğraştığımız için gözden
kaçırıyor olabiliriz, lakin Türkiye kârlı fırsatların çok sayıda olduğu
bir ülkedir. Alın bankacılık sistemini. Türkiye’de bankacılık sistemi
çok küçüktür. Türkiye’nin bankacılık sistemi küçüktür ama başka
ülkelerle kıyaslandığında, Türkiye’de banka kredilerinin hacmi daha da
küçüktür.
Yandaki
grafik değişik ülkelerde banka kredil
erinin milli gelir içindeki büyükl
üğünü 2000 ve 2005 yılları için gösterme
ktedir. Özel kesime sağlanan kredilerin milli gelir içindeki payı, 2005 yılında yüzde 26 seviyesindedir.
Hindistan’da aynı oran yüzde 40’lardayken, İsrail’de yüzde 100’e
ulaşmaktadır. Bu ne demektir? Önümüzdeki dönemde, banka kredi portföyleri hızla
büyüyecektir. Dikkat edin ortada hızla büyüyecek bir piyasa vardır. Bu,
şirketlerimiz için de iyi bir haberdir. Devlet iç borçlanma senetleri
portföyünün hızla küçüldüğü bir dönemde bu oranın hızla büyümesini
beklemek akla uygundur.
2000
ve 2005 karşılaştırması ise şunu göstermektedir: 2000’den 2005’e olan
kredi genişlemesi milli gelir içinde kredi hacminin payını artırmış
değildir. ”Ödeyemeyeceğimiz hızda kredi açılıyor” diye merak etmeye gerek yoktur. Kredi genişlemesinden şikâyet etmenin de anlamı yoktur.
Bu
durumda, yalnızca yabancıların değil, yerli yatırımcıların da
bankalarla ilgilenmesini beklemekte fayda vardır. Ama bakın öyle
olmamaktadır. Yerli ve yabancı yatırımcılar arasındaki algılama
farklılığı devam etmektedir. Bu kötüdür. Ortada halen bir yabancı
sermaye stratejisi yoktur. Bu daha da kötüdür.
Technorati Tags: oyakbank, ING, yabancı yatırımcı, kredi
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
Bir bilmecem var, çocuklar…
Sedat Bucak, Susurluk’ta kamyonla çarpışan Mercedes’ten sağ çıkan tek kişiydi… |
|
|
Ankara’da Veli Küçük, her ne kadar inkar etse de JİTEM’in kurucusu: Veli Küçük’ü Danıştay Provokasyonu’nun tetikçisi Alparslan Küçük, adı Danıştay olayı ile gündeme gelen emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin, Yıldırım gözaltına alınınca “Kendisini tanırım, Cephanelikte ele geçirilen şu alçak bombalar, Mayıs 2006′da ABD’nin Irak’ta “kaybettiği” hibe silahlardan yedisinin Ümraniye’deki gecekonduda bulunan bombalarla ilgili soruşturma Sonradan “Kuvayı Milliye” derneğini kuran Karadağ’ın Bu fişleme listesinin 28 Şubat’taki “BÇG Fişlemeleri”nin 28 Şubat’ta BÇG’yi deşifre eden H.Celal Güzel, ADD Başkanı Zeyno Baran, Newsweek’te “darbe-toto” oynamadan hemen önce |
|
| 20 Haziran 2007, Çarşamba |
Technorati Tags: susurluk, veli küçük, sedat bucak, Alparslan Arslan, jitem
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
Fotoğrafın arabı
Üç fotoğraf çekelim, yanyana koyalım, bakalım. Gerçi artık hepsi digital ama biz eski usul pozitifine de bakalım, negatifine de.
Bir:
İzmir’de bir adam, sevgilisini öldürmüş. Gerekçesi, başka bir erkekle
aşk yaşayıp onu aldatıyor olması… Daha doğrusu, bunun kuşkusu…
Sevgilisi “hayat kadını”. Cinayet de, kadının çalıştığı genelevde
işlenmiş.
Elbette bu adam için “gülü seven dikenine katlanır özdeyişinin ikinci cümlesini duymamış” deyip geçebilirsiniz.
Fakat
adam bu işi seviyor. Daha önce de aynı gerekçeyle bu kez kendi nikâhlı
karısını öldürmüş, yirmi yıl yemiş, dört yıl yatıp “Rahşan affıyla”
çıkmış. Rahşan, hani şu “solu birleştiren” hanım. Birleşen sol iktidara
geçecekmiş.
Öyle ya, “bu birleşmeden iktidar çıkar” yazdı ya arkadaşlar…
İki:
Çocuğu olmayan Bülent Ecevit, yani o hanımın kocası, babalar gününde,
mezarı başında anılmış. Birkaç yıl önce, çocuğu olmayan Pınar Altuğ da
“yılın annesi” seçilmişti.
Üç: Dün yapılan ÖSS sınavı öncesi, çok sayıda öğrenci ve veli, türbelere akın etmiş.
Kimisi
çaput bağlamış, kimisi sınavda kullanacağı kalemi şifalı suya
daldırmış. Suya daldırmak yetmiyor, sonra o ıslak kalemi türbenin
duvarına sürteceksin. Bunu da yapmışlar.
Bir baba, “daha önce bu ziyaret sayesinde diğer iki çocuğum da üniversite giriş sınavını kazandı” demiş.
Yalnız
ana babalar değil “dersaneci esnafı” da otobüsler tutarak çocukları
akın akın türbelere götürmüş… Bunlar kibarca “özel eğitim kurumu”
olarak geçiyorlar haberlerde. Emekli paşaların kurduğu, devletten para
yardımı alan, ya da üyelerine tabancaya el bastırarak eylem yemini
ettiren bazı örgütlerin “sivil toplum örgütü” olarak geçtikleri gibi
basınımızda…
Okuyacaklar ve “atom mühendisi” olacaklar. Öyle bir meslek yok ama zarar da yok.
“Allahüme yavedut, hocanın elini bağla dilini tut” duasıyla çocuklar nükleer fizikçi “çıkacaklar”.
Ülkemizde
fizikçi, kimyacı, matematikçi, hukukçu falan olunmaz, o “mektepten
çıkılır”, Harbiye ya da Bahriye’den mülazım çıkar gibi.
Ya da
kız tıp okuyacak ve çıplak erkeğe bakması günah olduğundan kadavra
dersine girmeyecek, erkek hastaya da dokunmayacak. Zaten o çocuk
doktoru olmak istiyor, nikâh düşmeyen erkek çocuğun pipisini tutmak
serbest.
Bu çocuklar okuyacaklar ama yalnızca “ders okuyacaklar”, öyle roman okumak falan yok. Gözlerine yazık.
Öyle erkeklerle pasta yemek falan da yok, elele tutuşmak da. Sonra öldürülürsün.
Kendilerinden beklenen, okumaları ama hiç değişmemeleri. Büyükleri yaşlanınca da onlara “bakmaları”…
Çünkü ülkemizde çocuk yapmak, SSK’ya prim ödemeye benzer, yaşlılık sigortası.
Hani,
Gazeteciler Sendikası’na girmek yerine bir yöneticinin “ekibine” girip
ona köpek olmak gibi canım, o da işsizlik sigortası.
Okuyacaklar
ve değer yargıları da, dünyaya bakışları da, yaşama biçimleri de hiç
değişmeyecek, onlardan beklenen bu. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi,
beş vakit namaz, para da kazansın tabii.
Vakitlice evlensin, o
da iki çocuk yapsın, biri kız biri oğlan. Kat ve araba da alsın.
Bayramlarda el öpmeye gelsin, torunları da getirsin.
Ya da kendini “çılgın” bir Türk sansın ve verilen emirleri yerine getirsin.
Aslında
ÖSYS de kaldırılsın, bin beş yüz yeni üniversite açılsın, bin beş yüz
yeni üniversite açılamayacağı için varolanlar bölünsün, falanca
üniversitenin doçenti filanca yeni üniversiteye dekan yapılsın… En
iyisi, kasabanın Kız Sanat Okulu birdenbire, örneğin, Elişi
Üniversitesi edilsin, müdiresi de rektör!
Bütün ilçeleri de bir çırpıda il yaparsan, işte sana kalkınan Türkiye.
İbrahim Tatlıses de elbette kültür bakanı… Tarım bakanı olacak değil ya.
Şehitlerimizin hesabı da sorulmuş olur.
Size gösterdiğim üç resimde yer alan insanlar oy verecekler 22 Temmuz günü…
Kıssadan hisse: Çok merak ediyorum yahu, Çemişkezek’de hangi parti önde gidiyor acaba?
Technorati Tags: seçim, üniversite, türbe, öss
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
Genç Siviller huzursuz!
Son günlerde birbirinden ilginç buluşlarla genç demokrasimize enerjik bir gülümseyiş getiren Genç Siviller hareketi, yine durumdan vazife çıkararak AK Parti’yi kapatma hazırlığı içinde bulunduğu ileri sürülen bir kısım savcılarımıza yardımcı olmak amacıyla hayli etraflı bir dosya hazırlamışlar. İlgili makamların ilgisine ve bilgisine sunuyorum
*
AKP’nin kuruluşunda görev almış bir yetkili, elimizde bulunan ses kayıtlarında; harflerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni değil Allah ve Kur’an Partisi kelimelerini ifade ettiği, ancak şartlar olgunlaşmadığı için gerçeğin açıklanamadığını itiraf etti…
Doğan Medya Center içinde bulunan yoga ve reiki salonunu saat 05.00’te temizlemek için gelen bir grup temizlikçi kadın başörtülerini takarak salonda namaz kılmaya teşebbüs etmişler, bir cumhuriyet mitingi dönüşü gazeteye gelmiş bulunan Milliyet Gazetesi çalışanları, namaz kılma eylemini henüz kıyam halindeyken bastırmayı başarmışlardır. Temizlikçilerin AKP iktidarı döneminde işe alındıkları, AKP iktidarından cesaret alarak geçtiğimiz Ramazan ayında da oruç tutma eylemi yaptıkları ortaya çıkarıldı…
Avcılar Selami Yetişgil İlköğretim Okulu’nun bazı öğrencilerinin, okulun bodrum katında “ALLAH” olarak isimlendirdikleri görünmez bir varlığa ibadet ettikleri tespit edildi. Bir öğrenci babasının kızını ispiyonlaması üzerine ortaya çıkan habere göre; çocukların son zamanlarda davranışlarının değiştiği, bazı öğrencilerin kanatlarının çıkmaya başladığı, duvarlardan geçebildikleri ve hatta gözlerinden ateş çıkarabilenlerin bile olduğu öğrenildi…
Meteoroloji Meslek Liseleri öğrencilerine 4 adet yağmur duası ezberleme zorunluluğu getirildiği iddia edildi…
AKP’li bakan tarafından atanan Mamak Milli Eğitim Müdürü, ÖSS sınavına girecek öğrencilere yaptığı konuşmada “Allah hepinize sınavda zihin açıklığı versin” diyerek sadece Allah’ın sevdiği dinibütün öğrencilerin başarılı olmasını istediği, dinle daha limoni bir ilişkisi olan gençlerin ise hâk ile yeksân olmasını dilediği anlaşıldı…
14 Nisan 2006 günü, AKP seçmeni olduğu tespit edilen 67 yaşındaki Hatice Benli, Gaziosmanpaşa-Bakırköy hattında çalışan belediye otobüsüne sağ ayağıyla bindi ve ayağını atarken içten içe “Bismillahirrahmanirrahimm” dedi…
AKP’li bakan tarafından yeni atanan Rize Tapu Kadastro Müdürü’nün odası boyanırken Atatürk resmi duvardan indirildi. Kullanım talimatnamesinde boyanın 12 saatte kuruyacağı belirtilmişken, resim 15,5 saat sonra yani 3,5 saat gecikmeli olarak tekrar eski yerine asıldı. Dolayısıyla söz konusu partinin Atatürk’ü hazmedemeyen kişilerle kadrolaşma yaptığı ispatlanmış oldu…
25 Şubat 2004 tarihinde Ankara-Urfa uçağında başı açık bir kadına cam kenarı koltuk kalmadığı söylenmişken, daha sonra gelen türbanlı kadına cam kenarından yer verildiği belgelendi. Yolcuların biniş kartları da ekte delil olarak sunulmuştur…
AKP, içki yasağı politikasını uygulamak için pilot bölge olarak Samsun Devlet Hastanesi’ni seçti. AKP yönetimi tarafından başhekim yapılan imam hatip kökenli, Samsun Devlet Hastanesi Başhekimi Kamil Çoban, siroz hastası 59 yaşındaki B.T. isimli hastasına, içki içmeye devam etmesi durumunda tedaviye devam etmesinin bir anlamı kalmayacağını söyleyerek, içki içmemesi konusunda baskı yaptı…
Antalya Saime Yahşigil İlköğretim Okulu’nda ders programı yapılırken, din derslerinin zihinlerin zinde olduğu sabah saatlerine, İnkılâp Tarihi derslerinin ise hemen öğle yemeğinden sonra, çocuklara rehavet çöktüğü saatlere konması dikkat çekti. Ayrıca, rehaveti artırmak için İnkılap Tarihi derslerinin olduğu günler öğrenciler uyuklasın diye yemekhanede ayran dağıtıldığı belirlendi…
DONAR araştırma şirketi tarafından yapılan çalışmada; AKP seçmenleri arasında, Mustafa, Ahmet, Ali, Ayşe, Havva gibi İslam kaynaklı isimlerin CHP seçmenlerine göre 3 katı fazla olduğu, buna karşın; Tansel, Çiyse, Berkecan, Sudesu gibi çağdaş isimlerden neredeyse hiç olmadığı tespit edildi.
AKP’li belediyelerin geçmiş dönemlere göre iki kat fazla yeşillendirme çalışması yaptığı belgelendi. Şeriatı temsil eden yeşil ile rejim değişikliğine park, bahçe ve refüjlerden başladıkları açıkça görülmektedir…
AKP’li İstanbul Belediyesi Terkos ve Ömerli barajları kıyısında her cuma günü 41 imama 41 Yasin okutuyor. Okunmuş sular şebekeye veriliyor, bu sayede insanların dinî duyguları coşturularak amaçlanan şeriat devleti için taban oluşturuluyor…
CHP’nin amblemi bir Türk savaş aleti olan ok, DP’nin amblemi yine bir Türk taşıma aracı olan at iken AKP’nin sembol olarak Avrupalı Edison tarafından icat edilmiş ampulü seçmiş olması Türkiye’yi AB’ye peşkeş çekeceğinin en güzel delilidir…
Vatansever Türk Paraşütçüleri Konfederasyonu’nun internet sitesinde yer alan belgeye göre; Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB’nin genişleme sorumlusu Olli Rehn ile gizli bir anlaşma yapmıştır. Anlaşmaya göre, Sinop-Mersin hattının doğusu Sözde Ermenistan ve Kukla Kürdistan devletleri arasında paylaşılacak, Ege Bölgesi Helen cumhuriyeti olacak, İstanbul, sıcak sulara açılma emelinden bir türlü vazgeçmeyen Rusya’ya bırakılacak. Abdullah Gül’e jest olarak da Kayseri merkezli Gülistan İslam Cumhuriyeti kurulacaktır…
Yalçın Küçük’ün isabet buyurduğu üzere; Abdullah Gül’ün Kürt olduğu ve babasının da Abdullah Öcalan’a büyük muhabbet duymasından dolayı oğluna Abdullah ismini verdiği anlaşılmıştır. (Gül ile Apo’nun aşağı yukarı aynı yaşlarda olmaları bu gerçeği değiştirmez. Demek ki babası öngörülü bir insandı.)
Yalçın Küçük’ün tespitlerine göre Tayyip Erdoğan’ın Kızılderili Sabetaist Doğan Er kabilesinden geldiği, kimliğini gizlemek için ise soyadını Erdoğan yaptığı öğrenilmiştir…
Fenerbahçe’nin bayrağı sarı-laciverttir. Bayrak 15 dakika kezzaplı suda bekletildiğinde iki rengin karışmasından yeşil renk ortaya çıkmaktadır. Erdoğan’ın şeriat özlemi takım tercihinde bile kendini ele vermektedir…
AKP döneminde eşi türbanlı olan Ertuğrul Sağlam Beşiktaş teknik direktörü olurken, namaz kıldığı bilinen futbolcular sürekli ilk onbirlerde takımda yer bulmaya başlamışlardır. AKP iktidarı döneminde Anelka ve Aurelio’nun Müslüman olmaya zorlanması ve aynı iktidar döneminde İlhan Mansız’ın (İ.Mansız) ise futbolu bırakmak zorunda kalması da dikkat çekmiştir…
Technorati Tags: akp, genç siviller
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
Zurnanın zırt dediği yer
BİRİNCİ
ÖYKÜ: Öncelikle Mehmet Ağar’ın sözlerini masaya yatıralım. DP lideri,
27 Nisan bildirisinden haberdar olmadığını iddia etti: “Şayet haberimiz
olsaydı, Meclis’teki Cumhurbaşkanlığı oylamasına katılırdık” diye
konuştu…
Ağar’ın savına minik bir test yeterli: Madem öyle, Mehmet Ağar 6
Mayıs’ta yani Sanal Açıklama’dan tam dokuz gün sonra tekrarlanan
birinci tur oylamaya neden katılmadı acaba? DP liderinin bu soruya ikna
edici bir cevap verebilme şansı yok. Kaldı ki, her halükarda Genel
Kurul’a girmeliydi…
E-demokrasi sınavını kaybeden Ağar, 27 Nisan’da ilk tur
oylamaya iki saat kala aldığı bir telefondan fazlasıyla etkilenmiş
olmalıydı ki; iki vekili kuşatmayı yararken, kendisi ve geriye kalan
vekili oylamaya katılmadılar. “Markaj” altındaki Ağar’ın “sanal
muhtıra”dan habersiz olabileceği akla yatkın bir tez değil…
Çankaya seçiminde kilit rol oynayan aktöre yani Erkan Mumcu’ya
gelelim. Mumcu 25 Nisan günü öğleden sonradan itibaren uğradığı “adam
markajı”nı müteakip oylamaya katılma kararından vazgeçmişti. O günkü
telefonlara 27 Nisan öğle sularında aldığı telefonun (Son Dakika
Baskısı!) eklendiğini daha önce yazmıştım…
Mumcu, 25 Nisan’daki MKYK toplantısı esnasında gelen ve
kendisini fevkalade heyecanlandıran telefonla “YÖK’e Saldırı” adlı
“Provokasyon Karikatürü”nden kamuoyundan tam bir buçuk saat önce
haberdar edilmişti!
Dolayısıyla, e-mumcu’nun Sanal Bildiri’den haberdar edilmemiş olma ihtimali çok zayıftır.
Bir de e-birleşememe olayı var: DYP ile Anavatan’ın DP çatısı
altında birleşme projesi fiyasko sözcüğünü de geçtim “rezalet”le sona
erdi. Bu birleşme işinin aslında iki partiyi Meclis’teki oylamadan uzak
tutmakla sınırlı bir numara olduğu şimdilerde herhalde daha iyi
algılanıyordur…
Mumcu, Ağar’a “Neden birleşemediğimizi gelin canlı yayında konuşalım. Her şeyi açıklayalım” diyor…
Merkez sağdaki birleşme işinin yatmasında Ağar’ın kusurlu
olduğunu anlatmaya çalışıyor, Mumcu: Ankara’nın ince doğrayan kulisleri
de Ağar’ın Mumcu’ya havlu attıran bir taktik izlediğini söylüyor.
Bununla birlikte, birleşmenin bozulmasını daha geniş çerçevede iki
partinin dışındaki faktörler üzerinden gelerek değerlendirmekte fayda
var…
Tam bu noktada, esaslı bir kazı yapabilmek için Mumcu’ya “Her şeyi mi?” diye sormak gerekir!
Yani? “İyi Saatte Olsunlar”dan gelen telefonları da
açıklayabilmekten söz ediyorum! Siyaseten biten Anavatan liderinden
“Bize o telefonları açanlar ile TSK’ya teşmil edilemeyecek e-muhtırayı
internete koyduran irade aynıdır” gibi bir itirafı elbette
beklemiyorum!
***
İKİNCİ ÖYKÜ: Ümraniye’de bir cephanelik ele geçirildi. İçinde
27 adet taarruz el bombası, kilolarca TNT patlayıcı ve fünyeler bulunan
gecekondunun sahibi “Bunlar, yanında askerlik yaptığım emekli astsubay
Oktay Yıldırım’ındır” diye konuştu.
Yıldırım’ın, -ismi Danıştay saldırısıyla gündeme gelen eski
yüzbaşı Muzaffer Tekin ile emekli tuğgeneral Veli Küçük’e (Allah Büyük)
yakın olduğu belirlendi!
Ele geçirilen el bombaları ise tanıdık çıktı: Cumhuriyet Gazetesi’ne saldırıda (Mayıs 2006) kullanılanlarla aynı bombalar!
Ezcümle “e-pişti” vaziyeti! Cumhuriyet’e atılan bombaların
“Ordu” malı olduğu daha önce ortaya çıkmıştı. Gelgelelim, mahkeme geçen
şubat ayında bu bombaların nereden ve nasıl temin edildiğinin
araştırılmamasına karar vermişti! Cumhuriyet’in avukatı “gazeteye
atılan bombaların Muzaffer Tekin’in işyerindeki bombalarla aynı
olduğunu” iddia etmişti!
***
FİNAL: Bu filmde anlatılan her iki “zurnacı” öyküsünün de
gerçek hayattaki e-kişiler ve e-olaylarla uzaktan/yakından hiçbir
ilgisi yoktur!
Technorati Tags: mumcu, ağar, dp çatısı, cumhurbaşkanlığı
Powered by ScribeFire.
Filed under: Weblog | Leave a Comment
Sedat Laçiner / 9 / 6 / 2007
Şu
ana kadar PKK terörüne karşı bir tugay askerimizi feda etmişiz, etmeye
de devam ediyoruz. Hemen her gün bir veya birkaç şehit haberi geliyor.
Neredeyse çeyrek asırdır bu durum böyle. Şehit sayısı bazı dönemler
azalıyor, bazı dönemler ise yükseliyor. En kötüsü buna karar veren de
PKK desek yeridir. Canı isteyince silahları susturuyor ve çatışmalar
neredeyse kesiliyor… Canı isteyince silahları ateşliyor ve ortalık
yeniden toz duman oluyor. Kısacası inisiyatif güvenlik güçlerinde
değil, terör örgütünde… Sürece bizler yön veremiyoruz. İnisiyatif
sahibi aktörler arasında Türkiye ikinci, hatta üçüncü sırada bile değil.
Belki de en kötüsü bu… Yani inisiyatif sahibi olamamak, sürece yön veren değil, onun önünde sürüklenen olmak…
Terörle
mücadelede yaptığımız pek çok hata var. Ancak biz bu yazımızda terörle
mücadelede yaptığımız hatalardan çok, teröristle mücadelede yaptığımız
hatalara değineceğiz. Hükümetlerin ve basının pek de ilgilenmediği,
adeta kör bir nokta olarak kalan, ilgilenenin de hain ya da art niyetli olarak suçlanabildiği kolluk güçlerinin mücadele stratejilerindeki yanlışları sorgulayacağız:
***
İlk
önce kalabalık ve ağır hareket eden düzenli birlikler ile teröre karşı
mücadele edilmez. ABD, Avrupa, daha doğrusu gelişmiş hiçbir ülke bu işi
böyle yapmıyor. Diğer bir deyişle Türkiye terörle mücadelede kullandığı
yöntem açısından dünyanın tersine bir yönde ilerliyor. Düzenli
birlikler ile terörle mücadeleyi sadece Afrika ve Asya’nın az gelişmiş
ülkelerinde görmek mümkün… Batılı ülkeler bu yönteme terör karşısında
hiç mi başvurmuyor? Elbette ki başvuruyorlar, fakat sınırlarının
dışında… Örneğin Irak’ta, örneğin Afganistan’da… İsrail de Lübnan ve
Filistin’de bolca bu yöntemi kullanıyor… Çünkü bu ülkelerde Batılı
güçlerin ateşli silahları kullanmada hiçbir sınırı yok… Bazen bir düğün
alayına bomba yağdırıyorlar, bazen bir çocuğu ‘terörist sanıp’
öldürüyorlar. Ayrıca insan hakları ihlalleri sınırlamaları da bu
ülkelerde yok… İster elektrik verirsiniz mahkumlara, isterseniz tecavüz
edersiniz kadınlara… Bu nedenle Amerika askeri, İsrail askeri ya da
İngiliz askeri terörle mücadelede ancak sınırların ötesinde
kullanılabiliyor. İngilizler bir ara Kuzey İrlanda’da mücadelelerini
düzenli birliklerin üzerine oturtmak istediler de felaketle karşılaşıp,
hatalarından geri döndüler… Kısacası düzenli birlikler terör karşısında
ancak ateş gücünüzü neredeyse sınırsız kullanabildiğiniz, hukuki
bağıtlarınızın en az olduğu yerlerde kullanılabilir. Tabii siz
Filistin, Irak ve Afganistan’daki kampanyalara başarılı
diyebiliyorsanız.
Teröre karşı düzenli birlikleri kullanmak son derece hatalıdır, çünkü ordular terörle mücadeleye göre dizayn edilmemişlerdir. Eğer terör örgütleri ülkeyi rahatsız eden bir sivrisinekse, ordular bir ‘balyoz’a
benzer. Balyozunuz ne kadar ağır olursa ‘sivrisinek’i yakalamak o kadar
zor olacaktır. Sinek bir yere konacak, siz hızla balyozu kaldırıp
duvara indireceksiniz. Bir süre sonra bakacaksınız ki sivrisinek uçmaya
devam ediyor, fakat duvarlar yıkık dökük olmuş. Üstelik sizde
sivrisinek kovalayacak, yani terörle mücadele edilecek hal kalmamış.
Onca ağır bir nesneyi kaldırıp indirdiğiniz için incinen, kırılan, ya
da çıkan uzuvlarınız da cabası. Bu nedenle terör örgütleri orduların
terörle mücadelenin içinde olmasına bayılırlar. Tam da istedikleri
şeydir. Tam da dişlerine göre bir hedeftir. Havada sallanan balyozun
tepelerine inme olasılığı sıfıra yakındır. Onlar balyozu değil, onu
tutan eli ısırırlar. Balyozu tutan el sinirlendikçe daha bir sert
saldırmaya, kendisini perişan etmeye başlar. Oysa sivrisineğe karşı
doğru mücadele aracı balyoz değil, sinekliktir, sinek kovucu tablettir
veya sinek ilacıdır. Bunlar hem daha hafiftir, hem de daha esnek. Eli
yormaz, çevreye zararı daha azdır.
***
Örneğimizi açalım:
Terör bölgesi olarak tanımlanan Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesindeki
toplam asker sayımız 250.000’den fazla. Elbette bu askerlerimiz dış
tehdit için de buralarda konuşlanmış durumdalar, fakat temel hedef PKK
terörü. Askerlerin tamamına yakını dağda, ovada terörist kovalıyor.
Peki, 250.000 askerin karşısında kaç terörist var? Son verilere göre
Türkiye sınırları içindeki terörist sayısı 1.500 civarında. Örneği
biraz daha spesifikleştirelim: Gabar Dağı Türk
askerinin korkulu rüyası. Dağa çıkmak çok zor. Dağ teröristlerin yuvası
durumunda ve sık sık şehit verilen bir nokta. Hatta bir siyasi parti,
iktidara gelirlerse Gabar’ı teröristlerden temizleyeceklerini, Türk
bayrağını dağın zirvesine çekeceklerini dahi söyledi. Şu anda da dağın
çevresinde iki tugay teröre karşı görev alıyor. Akçay ve Siirt
tugayları tamamen Gabar’a dönük olarak görevlendirilmiş durumdalar.
Yani neredeyse 10.000 askerin Gabar’daki teröristlere namluyu
doğrulttukları anlaşılıyor… Hal böyle olunca dağın bir tür Kandil Dağı
olduğunu ve dağda 3.000-5.000 teröristin yuvalandığını
düşünebilirsiniz. Hayır, yanıldınız… Dağdaki toplam terörist sayısı
sadece ve sadece 35. Yani tüm bu düzenek 35 terörist için hazırlanmış
durumda. Bu teröristler ellerinde silah, dağda neredeyse canları
istediği gibi dolaşıyorlar. Dağa çıkışlar zorlu ve tuzak kurmaya müsait
yollardan geçiyor. Dağın dört bir yanından sular akıyor… Meyve ağaçları
dağı teröristler için ayrı bir ‘güzelliğe’ sokuyor. Dağda bol miktarda
sığınak yapan teröristlerin silah ve yiyecek depoları da var. Asker
özellikle kış aylarında teröristlerin dağda rahatça gezindiğini
biliyor. Fakat operasyon yapamıyor. Operasyon yapacağı zaman da
topluca, çok sayıda asker dağa doğru yürüyor. Bu tür operasyonlarda PKK
kayıp vermiyor değil, fakat kayıpları çok az. Teröristlerin hepsini
öldürseniz ne olur ki? Topu topu 30-40 terörist ölür. Yerlerine de
yenileri gönderilir. Eğer bir dağı sadece 35 terörist kontrol
edebiliyorsa, bu terör örgütü için kolay bir iş olur.
Askeri
operasyon başladığında bunu günlerce öncesinden bilirsiniz. Aynı
renkte, aynı tipte onlarca, hatta bazen yüzlerce araç aynı anda hareket
etmeye başlar. Güneydoğu’nun kırsal kesiminde aynı tip ve renkte çok
sayıda aracın hareket etmesi demek önce kuşların havalanması, ardından
da herkesin bu durumdan haberdar olması demektir. Güvenlik güçlerinin
operasyon yaptığını anlamanız için iyi bir istihbarat ağına bile
ihtiyacınız yokken hemen her yerleşim biriminde PKK’ya haber uçuran bir
kişi de bulabilirsiniz. Diğer bir deyişle PKK’lıların ani baskınla
karşılaşması olasılığı düşüktür. Toplu operasyonlarda teröristler
karşılarında çok kolay hedefler görürler. Uzun namlulu silahlar ile
kayaların arasından gelen bir kurşun askerlerden birini hedef alır.
Vur-kaçlar böylece devam eder. Öyle ki teröristler içinde daha fazla
psikopat ruhlu olanlar bunu bir zevk haline dahi getirmişlerdir.
Canları sıkıldığında dağdan aşağılara inip kolay hedeflere ateş eden
teröristler vardır. Eğer komutan “ne pahasına olursa olsun araziye
çıkıyoruz, mutlaka bir iki teröristi getireceğiz” dediyse yandınız
demektir. O gün en az birkaç şehit var demektir.
Binlerce askerin 20-30 teröristin, bazen 3-4 teröristin peşinden koştuğu olaylara bizler ‘operasyon’ diyoruz. Son derece verimsiz bir yöntem. Çoğu zaman hava desteğinin zayıf olduğu, gerekli teçhizatın askerde olmadığı bir yöntem. Tam bir balyozla sivrisinek avlama örneği…
Oysa ki 35 teröristi ortadan kaldırmak için en az onlar kadar esnek
hareket edebilen, emir-komuta zincirinin olabildiğince gevşetildiği,
ileri teknoloji ile donatılmış, en önemlisi profesyonel ve işinin ehli
en fazla 100, bilmediniz 150 komandoya ihtiyaç vardır. Yani 100-150
rambo türü askere ihtiyacınız var. Sadece teröre karşı eğitilmiş
birimlere ihtiyacınız var. Dağların çevresinde yine askeri birimler
bulundurarak bu nokta vuruşu yapabilen terör ekiplerine destek
olabilirsiniz. Ancak asıl mücadeleyi terör timleriyle, yani
‘sineklik’le yapmak zorundasınız. Aksi takdirde 10.000 askeri, eli
silahlı 35 kişinin karşısına dizmek demek felakete davetiye çıkarmak
demektir.
İkinci önemli sorun uzmanlıktır… Terör bir uzmanlık işidir.
Bu nedenle terörle mücadele poliste ayrı bir birimdir. Örneğin trafik
şubesinden herhangi bir polisi bir terör operasyonunda kullanmaya
kalkarsanız kendinizi mahkemede bulursunuz. Terör mantığı, araçları,
yönetimi, kullandığı kişiler ve diğer özellikleriyle savaştan çok
farklı bir olgudur. Terörist, bir askerden çok farklı düşünür. Onun
hedefi yok etmek değildir. Askerliğin ötesinde medyayı hedefler,
ekonomik ve siyasi hedefleri var. Toplum psikolojisini kullanır vs. Tüm
bunlara karşı mücadele edecek olan güvenlik güçlerinin özel bir
eğitimden geçirilmeleri gerekir. Kısacası sıradan bir yüzbaşı ya da
binbaşı dahi teröre karşı görevlendirildiğinde bir terör uzmanı
değildir. Terör bilgisinin hem kuram, hem de sahada arttırılması
gerekir. Aksi takdirde felaketi çağırıyorsunuz demektir. Türk güvenlik
güçlerindeki tablo ise oldukça endişe vericidir. Bırakınız mesleği
askerlik olanları, teröriste karşı çıkardıklarımızın % 90 kadarı er ve
erbaştan oluşmaktadır. Yani zorunlu askerliğini yapan, askerlikle
normal zamanlarda neredeyse ilgisi olmayan kişilerden. Bakmayın siz her
şehit töreninde taşınan komando kıyafetli, elinde silah, gözünde sert
bir bakış olan fotoğraflara. Onlar daha ana kuzusudur. Yaşları 20-25
arası, köyünden, kasabasından vatan hizmetine koşup gelen, askerlik
eğitimleri dahi birkaç aylık olan askerlerdir. Kimi aşçıdır, kimi
terzi. Kiminin aklında nişanlısı vardır, kiminin gözünde hamile karısı
tütmektedir. Akıllar karışıktır, hemen hepsi askerlik bitsin diye gün saymaktadır.
Üstelik askerlik eğitimlerinin tamamına yakınını çavuşları ve ast
teğmenleri vermiştir. Yani diğer zorunlu askerlik yapan kişiler. Terör
eğitimini ise neredeyse hiçbiri almamıştır. Kendilerine öğretilen
silahı nasıl kullanacaklarıdır, bir de nasıl saklanacakları. Eratın
dışında terör bölgesinde en çok görev alan astsubaylar ve uzmançavuşlar
da Türk ordusunun saldırı konusunda en iyi eğitimli kesimi sayılmazlar.
Terör bilgileri ise el yordamıyla sahada öğrendikleridir. Terörle
mücadeleyi ayrı bir alan gibi görmezler. Onlar vatanını seven asil Türk
askeridir. Karşılarında düşman askeri ya da terörist olmasının fark
etmediğini düşünürler. Oysa ki bu ikisi arasında dağlar kadar fark
vardır.
Mecburi
askerliğini yapan asker bu tür bir mücadeleye öylesine hazırlıksızdır
ki, hava kararınca dahi psikolojisi değişmeye başlar. Dağda operasyona
çıkıldığında gözlerdeki korku büyür. Teröristlerin saldırmasına gerek
yoktur, esen bir yel, uçan bir kuş, uzaklarda uluyan bir köpek dahi
korku sebebi olabilir. Komutanları kendilerine “ben uyarmadan sakın ateş etmeyin”
dese de nafiledir. En ufak bir olağandışı bir durumda tetiği sonuna
kadar çeken er sayısı çok fazladır. Sırf bu yüzden zor durumda kalmış,
hatta şehit vermiş birlik sayısı da çok fazladır. Gece nöbet tutarken
bir kedi sesine, ya da birden bire gözüne görünen bir karaltıya
namlusunu çevirip silahını boşaltan erler de çoktur. Bir erin ateşi
sonucunda tüm bir tugayın panik olduğu ve dağlara doğru neredeyse bir
saat süren ateşin başladığı da görülür.
Sözün
özü, bırakınız terörle mücadeleyi, askerliği dahi bilmeyen kişiler ile
Türk ordusunun işi daha da zordur. Kayıp sayısı bu ortamda doğal olarak
artacaktır. İçlerinde birkaçı 15 aylık askerliği esnasında
yeteneklerini geliştirip iyi bir asker ve hatta iyi bir terörist avcısı
da olabilir. Fakat o profesyonel asker değildir ve 15 ayı dolmuştur
artık. Yetiştirip kullanmaya başladığınız en kıymetli ve en tecrübeli
adamlarınızın ana kucağına, karısının dizi dibine, işinin başına dönme
vakti gelmiştir artık. Bu kişilerin yerini alacak olanlar askere yeni
gelen bıyıkları terlemiş sıfır bilgili erlerdir. Bu süreç tekrar tekrar
başlar. TSK’nın subayları her seferinde sivilleri asker yapar ve
yeniden sivil hayata gönderirler. Dağlarda teröriste karşı ise tecrübe düzeyi asla yükselmez. En iyi komandonuz artık kahvehanede, pubda ya da barda askerlik anılarını anlatıyordur.
Tecrübesizliğin
ve uzmanlaşma eksikliğinin en çarpıcı örneğini geçen hafta Pülümür’de
(Tunceli) yaşadık. Buradaki karakol belki de dünyanın en tehlikeli
yerlerinden birinde. Öylesine tehlikeli ki bazen üst düzey yetkililer
dahi yol güvenliği yok diye buraya gidemiyorlar. Bu bölgede öyle yerler
var ki, terör tehdidi yüzünden ancak helikopterle ulaşabiliyorsunuz.
Eğer böylesine tehlikeli bir yerde karakol kuruyorsanız bu karakolun
güvenlik önlemleri de en üst düzeyde oluşturulur. Örneğin bu karakola
gelecek tüm araçlar belli bir mesafede durdurulur. Bu kontrol noktası
ile karakolun arası tamamen kontrollü bölgedir. Kontrolü yapacak kişiyi
de en az bir kişi korur. Eller her daim tetikte olur. Araç kime ait
olursa olsun kontrolden geçirilir. Altı, üstü, bagajı, hatta motoru.
Şoför ve araç içindeki diğer kişiler karakola girecekler ise araçlarını
bırakarak girebilirler. Üstleri aranır, kimlikleri ‘temiz isimler’
listesinde kontrol edilir. Listede adı yok ise, doğru belgelere sahip
değilse ve görevli güvenli bir kişi olduğuna kanaat getirmediyse içeri
alınmaz. Sonra kayıt defteri olur ve buraya detaylı bir kayıt girilir.
Her gelenin filme alınması, ya da fotoğrafının alınması da diğer
uygulamalardır. Bir kameranın fiyatının ne kadar düştüğü düşünülecek
olur ise tüm ülkedeki karakolları kameralarla donatmak mesele değildir.
Sonra, karakolun alışveriş yaptığı araçlar için ayrı bir yer
oluşturulur. Bu tür araçlar içeri alınmaz. Mal indirim-bindirim yerleri
korunaklı yerlerdir vs. Şu saydığımız önlemleri arttırmak mümkündür.
Bugün Ankara’da veya İstanbul’da herhangi bir site dahi bunlardan çok
daha fazlasını almaktadır. Fakat ne iştir ki Pülümür’de dağların
ortasında bir karakol her zaman mal getiren bir kamyonet olduğunu için
uzaktan tanıdığı kamyoneti hiç düşünmeden içeri alıyor. Ne bir kimlik
kontrolü, ne bir parala, ne de araç kontrolü… Araç içeri girer girmez
de araçtakilerden biri başlıyor karakol ortasında ateş etmeye. Amacı
yemekhane. Üzerindeki bombayı patlatarak çok sayıda askeri öldürmek
istiyor. Fakat henüz 8 askeri şehit etmişken vurularak öldürülüyor.
Ancak aracın şoförü kaçmayı başarıyor.
Pülümür Olayı neredesinden baksanız bir ihmaller zinciri…
Felaket adeta davet edilmiş. Ve ne yazık ki benzeri felaketleri bundan
sonra da yaşamak olası. Olayın ardından karakollara yapılan uyarılara
bir süre uyulacak belki. Göstermelik olarak komutanlar ‘kandırılacak’
belki. Ancak bir süre sonra eski düzene geri dönülecek. Çünkü benzeri
manzaraları yıllarca görüyoruz. Ankara’da bir orduevine girerken
karşılaştığınız güvenlik önlemlerini dahi Güneydoğu veya Doğu Anadolu
güvenlik birimlerinde görmeniz olası değil.
Yol
kontrol noktaları da benzeri durumdalar. Kilometrelerce boş bir
arazinin ortasında birkaç asker kontrol yapıyor. Kontrol etmek için
sizi durduran askeri neredeyse koruyan yok. Diğer arkadaşları kendi
halinde. Eller tetikte değil. Araçtan kimin çıkacağı ise belli değil.
Bazı olaylar var ki terörist kontrol noktasını tarayıp kaçıp gitmiş.
Hem şehit vermişiz, hem de teröristten iz bile bulamamışız. Bu kontrol
noktalarında kitap okuyanı da gördüm, İngilizce çalışanı da. Bir de
bunun tam tersi durumlar var. Bazı askerler öylesine korku içinde
araçları durduruyorlar ki, her an ateş edeceklerini sanıyorsunuz. Eller
tetikte, gözler buz kesmiş, sorular asabi… Fakat yine koruma önlemleri
tam değil. Araçlar belli bir mesafede yavaşlatılıp, dar bir şeride
alınıp, ardından da kaçamayacağı ve saldırı düzenine geçemeyeceği bir
noktaya çekilmiyor. Korku ya da gevşeklik hali tedbirlerin alınmasını
engelliyor.
Er
ve yedek subaylar bu kadar hazırlıksız ve eğitimsiz de, subaylar çok mu
eğitimli sanıyorsunuz. Ne yazık ki güvenlik güçlerimizin terörle
mücadele bilgileri son derece sınırlı. Zaten tüm bir orduyu terör
konusunda eğitmek de kolay değil. Ancak asıl sorunlu tayinler. Sahada
tecrübe kazanmış askerler en verimli olacakları zamanda kendilerini
İzmir’de, ya da Bursa’da bulabiliyorlar. Yerlerine ise sahayı yeni
tanıyacak Aydın’dan ya da Antalya’dan isimler gelebiliyor. Bu
askerliğin doğasında var. Ordular teröre karşı yapılandırılmıyorlar.
***
Sözün
özü, uzmanlık olmadan terörle mücadelede başarı sağlamak çok zor.
Düzenli birlikler ile terörist peşinden koşmak hem pahalı, hem
verimsiz, hem de kayıpları arttırmaya çok uygun bir yöntem. Bakmayın
siz askerin hayatı üzerinden siyaset ve kariyer yapanlara. Terörle
mücadelemizde sandığımız kadar başarılı değiliz.
Technorati Tags: terör, asker, gabar, özel harekat, karakol
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
Hangi cazibe merkezi
|
|||
Türkiye’de genel kabul gören anlayış Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulursa
bu devletin Türkiye Kürtleri için bir cazibe merkezi olacağı,
dolayısıyla da devletin kuruluşunun eldeki tüm imkanlarla engellenmesi
gerektiğidir. Bu yüzden Kerkük’ün statüsü bizim için olduğundan çok daha fazla anlam yüklüdür.
Kerkük’ün Kürtlerin eline geçmesiyle petrol gelirlerinden yararlanacaklarını ve
bağımsızlık yolunda daha kolay ilerleyeceklerini varsayarız.
Türkmenlerin hakları, PKK için yapılacak müdahalenin sınırlarının geniş
tutulmaya çalışılması hep bu genel kabul gören anlayışın neticesidir.
Nedense biz “Türkler” kendimize bakıp neden Azerbaycan’ı cazibe merkezi olarak görmediğimizi, neden bu ülke ya da Türkmenistan’la değil de AB ile birleşmek istediğimizi sormayız.
Halbuki aynı mantıktan hareketle bizim de en azından Azerbaycan ile
birleşmemiz, Aliyev hanedanlığını cazibe merkezi olarak görmemiz
gerekir. Mesele petrolse, Hazar’da Kerkük’dekinden çok daha fazlası var.
Türkiye’nin
Kürtleri, eğer biz kendilerine gerekçe sağmazsak, neden Kuzey Irak’ı,
Barzani hanedanlığını cazibe merkezi olarak görsün? Kayırmacılıktan, sefaletten, adaletsizlik ve eşitsizlikten daha fazla çekmek için mi? Demokratik
hakları daha çok engellensin, ifade özgürlükleri daha fazla
kısıtlansın, daha fazla işkence görsünler diye mi?Kuzey Irak böyle
giderse bırakın cazibe merkezi olmayı, Saddam rejimini hiç aratmayacak,
kimsenin kimseye hesap vermediği, bütün önemli mevkilerin aile üyeleri
arasında dağıtıldığı otoriter bir yönetim olarak kalacak. Şu anki
yapıya bakmak zaten bundan sonrası için yeterli ipucu verebilecek
nitelikte. Başkan, başbakan, istihbarat servisinin başı aynı soyadını
taşıyan yakın akrabalar.Devlet bütçesi ile aile bütçesi arasında hemen
hiçbir ayrım yok. Haziran 2004’de Amerikalıların kendilerine verdiği
1.4 milyar doların nereye gittiğini kimse bilmiyor. Ancak Barzani’nin
kişisel servetinin 2 milyar dolara vardığı söyleniyor. Habur’dan akan “vergilerin” de doğrudan aile kasasına aktarıldığı söyleniyor. Bölgede iş yapmanın rüşvete tabi olduğu da
herkesin malumu.Hukuk sistemine de tam bir kaos hakim. Beş ayrı hukuk
sistemi birbiri ile yarışıyor, üstelik de hiçbirinin hukukla uzaktan
yakına alakası yok. Sistem en temel hak olan yaşama hakkını bile
güvence altına almaktan aciz. İşkence sıradan, baskı normal, ifade özgürlüğü diye bir kavram tabii ki yok.
Buna rağmen güvenlik de sağlanamamış. Meşruiyetini dinden aldığı
iddiasındaki terör örgütleri bölgede giderek daha fazla can alıyor.
Kerkük sorunu kendi lehlerine çözüldüğü gün şiddet daha da patlayacak,
Amerikalılar Irak’tan çekildiklerinde Sünni radikalizminin hedefi haline gelecekler.
Bölgede İsrail dışında Kürtlerin hiç dostu yok.
İsrail ile dostlukları da başlarını daha fazla derde sokmaktan başka
bir işe yarayacağa benzemiyor. Bağımsız olmaları halinde ne demokratik,
ne liberal, ne de güvenli bir bölge olacaklar. AB de kendilerini çok
fazla desteklemeyecek, ABD de. Sırtlarında hep demokrasi kamburu olacak.
Barzani hanedanlığının tek umudu Türkiye.
Türkiye kendilerini ne kadar baskı altına alırsa o kadar fazla baskıcı,
otoriter, antidemokratik ve yolsuz rejimlerini korumak imkanına
kavuşacaklar. Türkiye karşıtlığında var olmaya çalışacaklar, gerçek
niteliklerini dünya kamuoyunun dikkatinden kaçırabilecekler. Türkiye
Kürtleri için de cazibe merkezi olamasalar bile sempati odağı olacaklar.
Eğer
Türkiye baskı yerine teşvik politikasını benimserse, Kuzey Irak’ın
demokratikleşmesi gerektiğini gündeme taşırsa, Türkmenlerin haklarını
değil insan hakları ihlallerini eleştirirse, işbirliğini
demokratikleşme koşuluna bağlarsa, Barzani rejimini sarsar. Kuzey
Irak da demokratikleşebilir. Ama yine de Türkiye Kürtleri için cazibe
merkezi haline gelmez. Çünkü böyle bir Türkiye zaten kendini aşmış,
kimliğini yeniden tanımlamış bir Türkiye olur…
Technorati Tags: Türk Devleti, kürt devleti, barzani, petrol
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment