e-muhtıra
Cumartesi gecesi bu ülkede kaç milyon kişi aynı gerginlikle yattı uyudu, biliyor musunuz?
Fakat buna gerek yoktu, çünkü darbeler perşembeyi cumaya bağlayan gece yapılırlar.
Çünkü
sokağa çıkma yasağı cuma akşamüstü sularında kaldırılacaktır, ve de
bankaların açılma şansı kalmayacaktır (eskiden “piyasalar” yoktu), halk
taa pazartesi sabahına kadar parasını çekmek üzere soluğu bankada
alamayacaktır, o arada nasıl olsa “en kısa zamanda demokrasiye
dönülecektir” güvencesi verileceğinden ekonomik sarsıntı
yaşanmayacaktır…
Eskiden böyleydi. Darbe günlerinin bir
geleneği herkesin birbirine telefon etmesi, diğeri de öğleye doğru köşe
başında belirecek ekmek ve gazete kamyonetini kollamaktı. Bütün
gazeteler alınırdı tabii. Para da sokağa atılırdı, çünkü hiçbirinde
ötekilerden çok farklı birşeyler okunamazdı. Karşı çıkmaya da büzük
isterdi elbette.
Evde kapalı kalmaya dayanamayan çoluk çocuğun
öğleden sonra kendini sokağa atıp, köşe başına dikilmiş neferin gözünün
içine baka baka top oynamaya koyulması da darbe gününe ayrı bir neşe
katardı…
Darbe günü değil ama, ondan yirmi yedi gün önce, 1
Mayıs 1960 sokağa çıkma yasağında, bizim evin önündeki eli Thomson’lu
askerin miğferine, kemirdiğim turfanda çakaleriğinin çekirdeğini
fırlattığımı hatırlarım… Yaş sekiz.
Darbenin diğer bir raconu,
radyoevinin kapısına tank dayamaktı. O zamanlar hepi topu iki tane
dandik radyoevi vardı İstanbul’da ve Ankara’da, ele geçiren işi
bitirirdi. Fakat çok önemli bir yan mesele, Mamak vericisini de ele
geçirmekti. Bunu akıl edemeyen çuvallamaya mahkûmdu.
Aziz
Nesin’in 27 Mayıs sonrası yazdığı bir öyküsünde, darbeciler oturmuşlar
“nereyi hangimiz ele geçireceğiz” tartışması yapıyorlar, bir de emekli
albay var, o da el konulacak resmi kuruluşlar arasından ille de “kız
lisesinin yatakhanesinin” kendisine bırakılmasını istiyor!…
Sonra
devir değişti, darbeler “post-modern” yapılır oldular. Son muhtıraya da
“elektronik muhtıra”, “Internet muhtırası” falan deniyor (Serdar Turgut
“online muhtıra” diye dalgasını geçti)…
Böylece, Hasan
Mutlucan’dan “yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratı” türküsünü
çalmaya gerek kalmadı. Çünkü türkünün içinde “kırat” geçince “darbenin
Demirel’den yana olduğu” gibi yanlış bir anlam çıkabilirdi…
“Hazır ol vaktine Nemçe kralı” diye başlayan mehter marşını çalsan, o zaman da Avusturya Hükümeti’yle papaz olma tehlikesi var!
Artık
Ayten Alpman’ın “bir başkadır benim memleketim” şarkısına da gerek
yoktur, çünkü o darbelerde değil denizaşırı operasyonlarda kullanılır
ve de uygunsuzdur, çünkü Türkçe söz yazılmış bir İsrail şarkısıdır.
Dolayısıyla 23 Nisan ve 19 Mayıs gösterilerine “münhasır” kalmalıdır.
Hey
gidi hey… 26 Mayıs 1960 gecesi, Feriye Sarayı’nın yaldızlı tavanına
baka baka (Galatasaray Üniversitesi’nin eski binasının en üst katına
çıkınız, o zamanlar bizim ilkokulumuzdu), Caner Eroğan’la başlı ayaklı
yatıyorduk… O zamanlar ikimiz de böyle şişko değiliz tabii, bacak
kadar ve de saz gibi çocuklarız… Ortaköy-Beşiktaş yolundan
geceyarısına kadar tramvay şıngırtıları (sizin Beyoğlu’nda hoşluk olsun
diye bindiğiniz tramvayla biz okula gider gelirdik), sonra sabaha doğru
tank gürültüsü… Ertesi gün karne alacaktık.
12 Mart 1971 günü
muhtıra radyodan okuduğunda yemek yiyordum (anam kıymalı taze fasulya
pişirmişti), o gün üniversiteyi kırmıştım, Cengiz Yılmaz ve Burak
Gönenç’le buluşup sinemaya gidecektik…
12 Eylül 1980, kısa
süre sonra evleneceğim ilk eşimin evinde yakaladı beni, mahsur
kaldım… (Eski kaynanam hayattaysa ve bunu okursa tansiyonu çıkacak.)
28 Şubat 1997 darbesini, televizyonun haber müdürüyle o sıralar aram iyi olmadığı için bana söylemediler, sonradan uyandım.
27
Nisan 2007 muhtırası Internet’e verildiğinde de evde oturmuş DVD
seyrediyordum, daha doğrusu koltukta uyukluyordum… Saat geceyarısına
yaklaşıyordu… Yaşım ilerlemişti, cuma geceleri serserilik edecek
halim kalmamıştı… İleride sorarlarsa böyle diyeceğim.
Merak ederim, 1908 ihtilalinde dedem nerede, ne yapıyordu? Ya büyükbabam? O zamanın delikanlıları…
Mahmut
Şevket Paşa vurulduğunda dedem Çarşıkapı’dan geçiyormuş, 11 Haziran
1913… Olay birkaç metre ötesinde cereyan etmiş… Kaçan katilleri de
görmüş… Sonra asılmalarını da izlemiş.. Anlatırdı, sıkılırdım
tabii… Bugünkü aklım olsaydı ona neler sorardım neler… Aklım
erdiğinde çoktan toprak olmuştu.
1620 darbesinde, hiç mi hiç
bilemeyeceğim atalarım neredelerdi acaba? Neyle uğraşırlardı, isimleri
neydi? Genç Osman’ı mı tutuyorlardı, yeniçeriyi mi?
İki gündür
bütün arkadaşlar bütün gazetelerde ve bütün televizyon kanallarında
memleketi kurtarıyorlar, ben de zevzekliğini edeyim dedim.
Technorati Tags: darbe, muhtıra, 1980, 27 nisan
Powered by ScribeFire.
Filed under: basından | Leave a Comment
No Responses Yet to “e-muhtıra”