Dertleri zevk edinmek kavramı vardır ya, halkımızın “sado/mazo” özelliğini yansıtır…

Bazı
gazeteci arkadaşlar da buna benzer bir “yanılma tiryakiliği”
geliştirdiler, yanıla yanıla bunu sevmeye başladılar. Yanılmadan
edemiyorlar.

Deniz Baykal’a ateş püskürüyorlar (her seçimde
olduğu gibi)… Baykal bir bıraksa “CHP şahlanacak, oylarını ikiye
katlayacak, iktidara gelecek”… Çünkü halk sol istiyormuş. Tabii,
CHP’nin sağa kaydığını söyleyenlerin yanısıra, bu partiye hâlâ
utanmadan ve sıkılmadan sol diyenler bile var (emekli memur
gazeteleri)… Bu arada birçok sersem de, bizim yıllardır yazdığımız
gerçeği, yani “Baykal’ın aslında iktidara gelmek melmek istemediğini,
ölünceye kadar ana muhalefet lideri konumundan çok memnun olduğunu”
yeni yeni anlamaya başladı…

Kimisi de ufaktan ufaktan gene
Mustafa Sarıgül ismini ısıtmaya çalışıyor, o adamın da neresinin sol
olduğunu bugüne kadar anlayabilmiş değiliz. Şunların birine sarmısak,
birine soğan assalar belki işimiz kolaylaşacak.

Hayatımda ilk
kez pantalon diktirmeye gittiğimde, terzi Nazmi bana “abi sağcı mısın
solcu mu” diye sormuştu, ne demek istediğini önce anlayamamıştım…

Bunlar da olsalar olsalar “pantalon solcusu” olurlar, o kadar!

CHP’yi ne Mustafa Sarıgül kurtarabilir, ne Mahzun Kırmızıgül, ne de Yılmaz Morgül.

CHP
sağa da kaysa iktidara gelemez, sola da kaysa iktidara gelemez, ortada
da dursa iktidara gelemez, amuda da kalksa iktidara gelemez.

(Birtakım kart tilkilerin yönlendirmeleri doğrultusunda koalisyona giremez demedim, tek başına “salt” iktidardan sözediyorum.)

CHP
bir memur partisidir. Devletin partisidir, bürokrasinin partisidir.
Bürokratik oligarşinin partisidir. Yani, adında halk kelimesi geçen
parti, halkın partisi değildir.

Sağa kaysa, sağcılığı “ondan daha iyi yapanlar” vardır, aslı varken kimse taklidini seçmez. Bunu, geçen pazar günü de gördük.

Sola kaysa, evet, solda kimse yoktur ama halk sol istemiyor ki!

CHP’nin
hiçbir umar yolu, çıkar yolu yoktur. CHP, “hileli ve şaibeli” 1946
seçimlerini bir yana bırakırsak iktidarı ilk serbest ve doğru dürüst
seçimde, 1950 yılında kaybetmiştir, bir daha da geri dönememiştir.
Dönemez, dönemeyecektir.

Bürokrasinin dönem dönem “teşrifatı bir
yana bırakarak” iktidara doğrudan ve sertçe el koyması, CHP’nin dönmesi
anlamına gelmez. “Arkadaşlarıdır” gelenler.

CHP, dönem dönem “ortanın solu” ayakları çekse de dönemeyecektir, dönem dönem “ulusalcı takılsa” da dönemeyecektir.

Baykal
ve emirerleri, bunu çok iyi biliyorlar. Bildikleri için de
“yiyemeyecekleri yemeğin önüne oturmuyorlar”… Baykal son derece
gerçekçi bir adam, ve kendisine kızmak şöyle dursun, “partisini hiç
olmazsa bu noktalarda tuttuğu için” kutlamak bile gerekir. “Yüzme
geyiklerini” bıraktığınız gün bunu göreceksiniz.

İdris Küçükömer’e küfür eden budalalardan çok daha gerçekçidir Deniz Baykal.

Görevi,
gerçek görevi, bürokrat oligarşinin çıkarları doğrultusunda, halkın
kilit iktidar noktalarını ele geçirmesini mümkün mertebe önlemektir,
bunu da iyi kötü başarmıştır.

Misyonu, dikta sökmeyince
bulunmuş bir uzlaşmayı, “çifte Ankara hükümeti sistemini” mümkün
mertebe korumaktır. Halka bırakılmak zorunda kalınan “mevzileri”
terketmek, “tutabilecekleri hatta” direnmek…

Vallahi,
Eskişehir-Kütahya çarpışmalarının ardından “askerlik ilminin icabatını
yerine getirerek” oraları bırakıp Sakarya ırmağının doğusuna çekilmek
gibi bir şey ha!

Sayın Baykal politikacı olmasa, örneğin
gençliğinde bıraktığı bilim adamı kimliğini hatırlasa, tabii bir de
dili varsa, kurtuluş savaşımızın da aslında bir “halk savaşı” falan
olmadığını, bir bürokrat mücadelesi olduğunu, halkın alt tarafı
“İstanbul hükümeti tarafından değil de ona başkaldıran Ankara hükümeti
tarafından askere alındığını” kabul edecek…

Aklıma gelmişken, hem ona hem de size sorayım:

İnönü hangi serbest seçimi kazanmıştı da önce milletvekili sonra da cumhurbaşkanı seçilmişti yahu? 1939 mu, 1943 mü?

Peki Atatürk? 1927 mi, 1935 mi?

Yani
şu, CHP’nin, katılma oranı yüzde kaç olursa olsun yüzde 100 oy
topladığı seçimler mi? O zaman iktidar çantada kekliktir tabii. Boşuna
mı birtakım huysuz ihtiyarlar “aah o otuzlu yıllar” diye ağlaşıyorlar?

Technorati Tags: , , , ,

Powered by ScribeFire.


TAMER KORKMAZ – Zaman

Ulusalcı
Cephe “CHP-MHP koalisyonu” hayaliyle yaşıyor. Adları “Ulusalcı” ama
“Milli” değiller! Bütün mesele de bu ya…AKP’ye olan husumetleri ön
planda. AKP’nin bir kez daha seçim zaferi elde edecek olması uykularını
kaçırıyor…

Asıl dertleri ise Ankara’daki “gizli iktidarı” kaybetmiş olmaları! Derindeki gerçek budur…

***

Adının CHP ile birlikte anılması MHP’nin aleyhinedir. MHP lideri
ve yöneticileri arada bir “CHP ile koalisyon yok” deseler de bu malum
senaryoya hak ettiği cevabı hâlâ verebilmiş değiller…

Mahşerin Kanaltürk’teki Atlısı’ndan Cumhuriyet’in Cuntacı
Patronu’na değin son dönemde MHP’ye güzelleme gönderen tiplere şöyle
bir bakınız. Hepsi MHP’ye yıllar yılı kin beslemiş simalar: Şu sıralar
sarf ettikleri “kulağa hoş gelen” sözler MHP teşkilatına ve tabanına
olan nefretlerinin bittiği anlamına gelmiyor. Taktik bir adım. Tuzak
bir sevgi. Kendilerini “kurnaz tilki” olarak görüyorlar!

Bugünkü MHP’ye övgüler sıralayan İlhan Selçuk diyor ki: “Ben
laik Atatürk Cumhuriyeti’nin var oluşu ve bütünlüğü için dün bana
işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin gereği
sayıyorum”

12 Mart döneminde Selçuk’a işkence edenler MHP’li değildi ki!
Bu cümlesinde dahi Selçuk’un bilinçaltı kendisini ele veriyor. Keşke
Devlet Bahçeli İlhan Selçuk’a bu tarihi gerçeği hatırlatabilseydi…

Tam bu noktada çok daha büyük bir gerçek var: İlhan Selçuk’a
Ziverbey’de işkence yaptıran da, Cumhuriyet’in patronunu 12 Mart
öncesinde 9 Mart’çı sol cuntanın içinde istihdam eden de aynı
mekanizmadır!

Ziverbey’deki işkenceli sorgulama, Devletin Sol Eli’nin 9 Mart,
Sağ Eli’nin de 12 Mart olduğunun anlaşılamaması için düzenlenmiş bir
operasyondur. Operasyonu kendi ekibinden Memduh Ünlütürk’e yaptırtan
dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’dü. Sonradan AP’den
milletvekili oldu.

Bu isimler sadece vagondu. Lokomotif, 12 Mart’ı icra eden “İçimizdeki Amerika” idi…

Selçuk’un da dahil olduğu cunta sol darbe örgütlemişti. Ancak
darbenin kapı kolu 12 Mart’ta ellerinde kalıvermişti. Hal böyle iken,
askeri mahkeme onları Ziverbey’den hemen sonra beraat ettirdi! Mahkeme
beraat kararı verirken MİT ajanının tanıklığına itibar etmedi; MİT’in
sanıkları takibini yasadışı buldu. Bütün bunlar, MİT ile o askeri
mahkeme 12 Mart darbecilerinin iki dudağı arasında iken oluverdi!

İlhan Selçuk eski tüfek solcu sıfatıyla yıllar yılı “Amerikan
karşıtı kalem” rolünü başarıyla oynadı. Hâlâ daha çok iyi oynuyor:
Bakınız, Selçuk sütununda (Kasım 2006) Bush’a “Türkiye’ye müdahale
edin” diye açık mektup yazmıştı. Kendi gazetesine bomba atanların
peşini “özenle” takip etmeyen (edemeyen değil) bir Selçuk’tan söz
ediyorum. İlhan Bey bu bombalama işinin perde arkası aydınlanır diye
korkuyor olmasın!

Selçuk’un yazarı Hikmet Çetinkaya, bütün foyası ortaya çıkan
Ulusalcı VKGB derneğinin “dinci-faşist” bir yapılanma olduğundan söz
ederken yani gerçeği hasıraltı etme telaşıyla saçmalarken fena halde
komik oluyor!

28 Şubat’ın BÇG’ci/ EMASYA’cı/Ulusalcı kalıntılarını “dinci”
gösterebilmek hakikaten müthiş bir hayal gücüne sahip olmayı
gerektirir…

VKGB’nin “Muzaffer Tekin/Veli Küçük/Şener Eruygur/ Cumhuriyet
Mitingleri” ile aynı kapıya çıktığı net bir biçimde anlaşılmışken
“dinci-faşist” illüzyonu berbat bir numara…

Başka? Cumhuriyet bir taraftan MHP’ye güzellemeler gönderiyor.
Diğer yandan darbeci/ulusalcı çeteye “faşist” etiketi yapıştırıp hedef
şaşırtıyor!

Final: Cumhuriyet’in/Ulusalcılar’ın/28 Şubat Kalıntıları’nın tüm foyaları meydandadır: Ne yapsalar beyhude…

Technorati Tags: , ,

Powered by ScribeFire.


Taha AKYOL

ELBETTE bir cumhurbaşkanı, Anayasa değişikliklerini “şekil yönünden”
iptal ettirmek için dava açabilir. Sayın Sezer ise, daha ileri giderek,
son Çankaya savaşlarında siyaseten öylesine tarafgir hale gelmiştir ki,
Anayasa Mahkemesi’nden “hukuken imkânsız” bir talepte bulunmayı bile
denemiş, cumhurbaşkanını halkın seçmesini öngören Anayasa
değişikliğinin Anayasa Mahkemesi tarafından “yok hükmünde sayılmasını”
isteyebilmiştir!
Halbuki, Anayasa’mıza göre, Anayasa Mahkemesi, önüne gelen yasalar
konusunda ya “iptal” ya da “ret” kararı verir. Anayasa’nın 6. maddesine
göre, hiçbir kimse ve hiçbir organ “kaynağını Anayasa’dan almayan” bir
yetkiyi kullanamayacağı için, Anayasa Mahkemesi de “iptal” ya da “ret”
dışında, başka türlü bir karar veremez, mesela “yok hükmünde” sayamaz!
Fakat Sayın Sezer, son Anayasa değişikliği için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruda bakın ne istiyor:
“… Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılması hakkındaki kanunun,

1- ‘Yok hükmünde’ olduğunun saptanmasına,
2- Olmadığı takdirde Yasa’nın tümünün biçimsel yönden Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline,
karar verilmesini arz ederim.”

‘Yok’ saymak!
Halbuki, Anayasa Mahkemesi, şartları varsa, bir yasayı elbette iptal
edebilir, ama asla “yok hükmünde” sayamaz! Anayasa, böyle bir yetki
vermemiştir! Sezer’in bu talebi, Anayasa’ya ve Anayasa hukukuna kökten
aykırıdır. Sayın Sezer’in yıllarca çalıştığı Anayasa Mahkemesi, yarım
asırlık tarihinde “yok hükmünde” diye hiçbir karar vermemiştir!
Zaten Mahkeme de Sezer’in “yok hükmünde sayılması” talebini oybirliğiyle reddetmiştir! Bir tek üye bile bunu ciddiye almamıştır!
Uluslararası camiada en saygın Anayasa hukukçularımızdan Prof. Ergun Özbudun diyor ki:
“Böyle bir talepte bulunulduğuna inanılması bile güçtür. ‘Yok hükmünde’
sayılması istemi Anayasa’ya kesinlikle aykırıdır. Böyle bir kavram
sadece idare hukukunda vardır, genel müdürün imzalayacağı evrakı
çaycının imzalaması gibi… Ama Anayasa hukukunda böyle bir kavram
yoktur. Hukuk kavramlarıyla bu kadar oynanmamalı, bu kadar manüple
edilmemelidir.”

Tarafsız ve sembolik?
Sayın Sezer’in iptal davası açması normaldir ama Anayasa değişikliğinin
“yok hükmünde sayılması”nı istemesi, onun siyasi amaçları yönünde
hukuku nasıl zorladığının bir göstergesidir.
Liberal Düşünce Dergisi için hazırlamakta olduğum “Sezer ve Hukuk”
başlıklı uzun yazıda bunun birçok örneğini vereceğim. Sayın Sezer,
hukuku zorlayan gerekçelere dayalı vetolarıyla, bu şekildeki iptal
davalarıyla, atamalarının birçoğundaki siyasi tarafgirlikle, maalesef
“tarafsız” değil, yetkilerini ve makamının ağırlığını kendi siyasi
görüşleri için kullanan bir cumhurbaşkanıdır!
Demek ki, parlamento dışından, hatta yargı camiasından cumhurbaşkanı
seçmek, parlamenter rejiminin gerektirdiği tarafsız ve sembolik
cumhurbaşkanı modelini garanti etmiyor. Hatta siyasi tecrübe eksikliği,
onun siyaseten yapabileceği sorun çözücü, birleştirici girişimlerden
çekinmesine sebep oluyor.
Cumhurbaşkanı devlet görevinde “kamusal tarafsızlık” ilkesine
uyabileceğini göstermiş, “sembolik ve itibari” davranacak, parlamento
içinden bir isim olmalıdır.

Technorati Tags: ,

Powered by ScribeFire.


Engin ARDIÇ
02.10.2004

Hayır efendim, çok şükür henüz kafayı yemedim. Başlıkta okuduğunuz
cümleyi de ben kurmadım. Kim kurmuş, biliyor musunuz? Mustafa Kemal
Atatürk.

O zamanın İsveç veliahtı, sonra kral olacak Gustav
Adolf’un Çankaya ziyaretinde verdiği nutukta, pardon, söylevde
söylemiş. Yıl, 1932.

Bakın şöyle demiş: ‘Avrupa’nın iki bitim
ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları
olarak, baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar.’

Hiçbir şey anlamadım. Siz de anlamadınız. İsmet Paşa da anlamamış zaten.

Çünkü bu, Çağatayca’dan apartmadır.

O
yıllarda ortaya atılan ‘güneş-dil teorisine’ göre (niçin ‘kuram’
dememişler acaba, o sonradan mı uydurulmuş?) bütün dünya dillerinin
anası Türkçe’dir. Dilimiz ‘bir güneş gibi’ bütün dünyaya ışınlarını
yaymış (tıpkı Ata’mızın da Samsun’dan bir güneş gibi doğmasını andırır
şekilde), her dil sonra azıcık değişmiştir. Eh, o kadarcık da
olacaktır.

Aslına bakarsanız, ‘göç yolları haritasında’
oklarla da gösterildiği gibi, bütün dünya milletleri de Türk’tür tabii.
Herkes Orta Asya’dan çıkıp dağılmıştır. Türkçe’yle uzaktan yakından
ilgisi olmayan bir Hint-Avrupa dili konuşan Hititler de aslında Eti
Türkleri’dir. Şimdilerde Etiler’in barları ve Akmerkez’i meşhur…

O
yılların modası, her yabancı kelimenin ‘aslını’ arayıp bulmak ve çocuk
gibi sevinmekti. ‘Maya’ uygarlığı adı üstünde mayadan geliyordu,
herifler çok kısa boylu, kanca burunlu, patlak gözlü ve koyu esmer
tenli olsalar bile… İngilizce ‘okay’ kelimesi de ok ve aydan
geliyormuş, ‘atılan okun aya isabeti’ demekmiş, yani ‘uygundur’ demek
oluyor. Bunu Atatürk söylüyor.

Oysa Amerikan Kız Koleji mezunu
ve aynı okulda hocalık da yapmış Halide Edip Hanım’a sorsaydı, bunun on
dokuzuncu yüzyılda ‘all controlled’ deyiminin baş harfleriyle
kısaltmasını bilemeyip, denetlediği yük vagonlarının üzerine tebeşirle
‘AC’ yazacağı yerde ‘OK’ yazan cahil bir Hintli tarafından icat edilmiş
olduğunu söyleyecekti…

Söyleyemedi, çünkü o tarihte,
‘diktatör olduğu iddiasıyla Atatürk’e muhalefete geçmiş’ olduğundan,
eşi Dr. Adnan Bey ile birlikte gönüllü sürgündeydi kendisi…

İşte,
bir yandan bu hatalar yapılıyor, bir yandan da ‘Öztürkçe’ olduğu ileri
sürülen yapay bir dil uyduruluyor, daha doğrusu Çağatayca’dan, yani
dilimizin uzak bir lehçesinden aktarılıyordu…

Mebus yerine milletvekili değil ‘saylav’ deniyordu, meclis de ‘kamutay’ olmuştu.

Sonraları,
Nurullah Ata olan adını ‘alafrangalaştırmak’ için Nurullah Ataç yapan
zat daha da ileri gitmiş, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ‘Kamubuyurum Tüz
Bölemi’ denilmesini önermişti…

Adı Kamubuyurum Tüz Bölemi
olan bir siyasi parti halktan oy yerine ‘nasihat’ alırdı ama, neyse ki
tek parti devriydi ve partinin oy almak diye bir derdi yoktu!

Bu yanlışların yanlış olduğunu en başta Atatürk farketti ve yanlıştan çabucak döndü.

Döndü ve ne yaptı, bilin bakalım.

Şunu yaptı:

1936
yılında, yani güneş-dil teorisi serüveninden dört yıl sonra, İngiliz
kralı Edward’ın ülkemizi ziyaretinde verdiği nutuktan bir bölümü
birlikte okuyalım:

‘Mesut hadiseler olarak, majestelerinin
mütenekkiden ziyaretini ve Montreux Mukavelesi’nin derpiş ettiği
veçhile tatbike başlandığını zikretmeliyim. Bu ziyaretin milletimizin
temayülatına uygun olarak fiilen inkişaf etmekte olan samimi
münasebetlerimizde hayırlı tesirine şüphe yoktur.’

Technorati Tags:

Powered by ScribeFire.


Engin Ardıç

Sıcaklar iyice bastırıp
beyinler haşlama olunca, emekli memurluktan politikacılığa geçiş
yapmaya çalışan birtakım milletvekili adayları “Atatürk aslında İmam
Maturidi’nin yolunda yürüyordu” diyecek kadar zırvalamaya başladılar
ya…

Biz de Sayın Nusret Demiral’ı hatırladık.

Kendisi emekli başsavcı.

Hani şu “Uğur Mumcu’nun katili ortaya çıkarılınca onu bırakıp haberi yapan gazetecileri gözaltına alan adam” canım…

Ezanın Türkçe okunmasını istemiş, bu yüzden ayağının tozuyla girdiği politika dünyasından bir anda çıkıvermişti…

Her faşist hareketin içinde bir “radikal kanat” vardır. Bunlar kısa sürede tasfiye edilirler.

Bizde
de “şamancılar” vardı bir ara, “bir Arap dini olan İslam’ı bırakalım,
Orta Asya’da atalarımızın dini olan şamancılığa dönelim” diyorlardı,
kendilerini kapının önünde buldular.

Almanya’da da, “nasyonal
sosyalist” hareketin içindeki “sosyalist” kelimesini ciddiye alanlar
vardı… Liderleri de, hem emekli yüzbaşı hem de eşcinsel Ernst Röhm…
Partinin radikal hizibi… Orada “tasfiye” denilince “partiden kovmak”
falan değil düpedüz “gebertmek” anlaşıldığından, 1934 yılında şu ünlü
Uzun Bıçaklar Gecesi’nde, koynuna almış olduğu oğlanıyla birlikte takır
takır vuruldu.

(Hemi de nasyonal, hemi de sosyalist, size uyar mı İlhan Bey?)

Çok
rica ediyorum, eğer bir CHP-MHP koalisyonu kurulursa, ilk iş olarak
“ezanın Türkçe okunması” fikrini de yeniden ortaya atınız. Hatta, bunu
uygulayınız.

Ki, bir dahaki seçimde barajı bile göremeyesiniz!

Nasyonal sosyalistler, ezanın Türkçe okunmasını ilericilik sanırlar.

Martin
Luther’in yaptığına benzer bir “din reformu” arzusundadırlar…
(Basında, bazı kadınlar başları açık olduğu halde cuma namazı kılınca
bunu “İslam’da da protestanlık hareketi başladı” şeklinde yorumlayıp
sevinen şaşkınlar yok muydu? Yaşar Nuri’nin “namazı günde üç vakite
indirmek” şeklindeki muhteşem reform tasarısını bu tabloda nereye
koyacağız? Acaba o da bir “Türk Calvin’i Yaşar” falan mıdır, fok balığı
Yaşar gibi?)

Aslında onları dürtükleyen dürtü, Fransız Devrimi’nde Robespierre ve arkadaşlarının “kilise düşmanlığı” örneğidir.

Ezan
Türkçe okunmalıdır, çünkü bu ülkede müezzin “Allahüekber” deyince
hiçkimse anlamamakta, “bu adam niçin minareye çıkmış bağırıyor, bizi
bir yere mi çağırıyor” diye herkes birbirine sormaktadır!…

Cahil halka “Tanrı uludur” denilecektir ki anlasın! Sonra gider oyunu karşıdevrimcilere verir.

“Bilirim bildiririm, Tanrı’dan başka yoktur tapacak”…

Çünkü
“Allah-ü ekber, la ilahe ill’Allah” deyince herkes şaşırıyor, ne demek
ola ki bu?… Arapça bir şey… İçinde Allah geçiyor, eşek değiliz,
artık o kadarını anladık da, la ilahe ne mânâ?

Hayya es selah…
Hayya el felah… Ne demek bu yahu? “Selahaddin”deki selah mı? Felah
deyince de fellahı mı çağırıyor? Nereye çağırıyor acaba? Ne yapmaya?
Kahveye, okey oynamaya mı?

Yani peygamber efendimiz keşke
İngiliz olsaydı da, ezan da İngilizce okununca çoluk çocuk hiç olmazsa
iki kelime İngilizce öğrense, derslerinde faydası dokunsaydı vallahi.

Nasyonal
sosyalist bir arkadaşım var, kendisi aynı zamanda derin bir devlet
görevlisi, çok da sevdiğim bir arkadaştır… Benden on yaş büyük, Milli
Şef yetiştirmesi… Hayatında ilk kez Arapça ezan duyduğunda çok
şaşırmış, dehşete kapılmış… Durup durup anlatır.

Ben de hayatımda ilk kez Türkçe ezanı, kırkımdan sonra, bir belgesel dizide, şu ünlü “Demirkırat” belgeselinde duymuştum.

Bende bıraktığı izlenim, yalnızca “gülünçlük” oldu.

Sayın
müstakbel başbakanımız Deniz Baykal, sayın müstakbel başbakan
yardımcımız Devlet Bahçeli, sayın koalisyon mimarı İlhan Selçuk…
Kamubuyurum Tüz Bölemi ile Ulusalcı Eylem Bölemi başbuğları, saylavları
ve düşünürleri… Çok rica ediyorum, ezanı Türkçe okutunuz.

Ki
bir daha “kamutay” yüzü göremeyesiniz… Çünkü 1950 yılında niçin
iktidardan gidip elli yedi yıldır bir daha da gelemediğinizi hâlâ
anlamış değilsiniz.

Technorati Tags: , ,

Powered by ScribeFire.


Başbakan
“Yeni cumhurbaşkanı için uzlaşma ararım. Elimde liste aday isimleriyle
tura çıkarım” diye konuştu: Bu açıklama Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün
Çankaya adaylığından vazgeçtiği biçiminde yorumlandı…

Oysa, bu yorum gerçeği yansıtmıyor. “Temenni”lerin dile getirilmesinden öteye gidemiyor…

Bir kere daha buraya yazıyorum: Abdullah Gül’ün nasıl aday
olduğu hususunu göz ardı ederek Çankaya seçimindeki gidişatını doğru
değerlendirebilmek mümkün değil…

Erdoğan’ın “uzlaşma” lafı etmesi Baykal’ın ağzındaki baklayı
çıkarmasına neden oldu: Dünkü Hürriyet’in manşetinde Deniz Bey’in şu
sözleri asılıydı: “Fedakarlık yapıp dışarıdan seçelim”

Baykal “uzlaşma” derken başından beri “AKP’li olmayan bir Cumhurbaşkanı”nı kast ediyordu…

Bu sütunda “Erdoğan Gül’ü aday göstermeyip örneğin Çubukçu veya
Gönül’ü göstermiş olsaydı da 367 kumpası devreye sokulacaktı. Amaç
AKP’li bir Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemekti” diye yazdığımı
unutmuş olamazsınız…

Baykal’ın son sözleri bu gerçeğin teyididir!

CHP lideri “uzlaşma” olabilmesi için “Sezer gibi” bir
cumhurbaşkanı istiyor! “Meclis dışından, tarafsız biri olsun” diyor.
Bunun adı uzlaşma değil, dayatmadır. Aynı zamanda azınlığın çoğunluğa
hükmetmesini istemektir…

Yaşadık, gördük: Sezer asla tarafsız değildi. Zat-ı şahaneleri
“2000 Model İsmet İnönü”dür! O denli sıkı bir CHP’li ki, Baykal bile
Ahmet Necdet Bey’in yanında sağcı kalır…

Sezer devletle milletin barışmasını istemedi. Türkiye’yi kutuplaştırmaya yarayan tavırlarıyla da hatırlanacaktır…

Ezcümle “uzlaşma”dan kast edilenin ne olduğu belli. Böyle bir uzlaşma kesinlikle gerçekleşmeyecektir.

Şöyle bir düşünün: Tek başına iktidara geleceksiniz. Sonra
“Sezer gibi birini” seçeceksiniz! AKP ne kelime, Türkiye için,
demokrasi için şakası dahi kötü…

* * *

Anayasa Mahkemesi’nin Sezer ve CHP’yi refüze ederek
cumhurbaşkanını halkın seçmesinin yolunu açması, 367 Hurafesi ile
siyasi sisteme vurulan kilidi açtı: Son derece kritik, hayati bir
karardı…

Başta CHP soldan sağa çokları şaşırdı kaldı. Türkiye’de ne olup bittiğini göremeyenler için elbette sürpriz bir karardı, bu…

AKP 22 Temmuz Sandığı’ndan 367 vekil çıkaramazsa ya da ilk tur
oylamada bu sayı temin edilemediği takdirde Çankaya seçimi bir kez daha
sakatlanacak…

Muhalefet “uzlaşma” diyecek. Yani AKP’li olmayan, Meclis
dışından “Sezer gibi” bir cumhurbaşkanı isteyecek. Değil Erdoğan, her
kim olursa “böyle bir uzlaşma”yı kabul ettiği an siyaseten biter.
Dolayısıyla, AKP “uzlaşma” kisvesi altındaki “dayatma”yı asla kabul
etmez. Meclis fesholur ve yine seçime gidilir…

O vakit 21 Ekim Referandumu’ndan çıkacak muhtemel karar
çerçevesinde halkın önüne iki sandık birden konulur. Neticede, halk
cumhurbaşkanını seçer!

“Başbakan çark etti. Gül’ün Köşk’e çıkma hayali suya düştü”
diye başlık atan meslektaşlarımız veya “Artık Gül Erdoğan’ın aday
listesinde yok” diye yazan Vatan’cılar olup biteni hala doğru
okuyamıyorlar; maç bitmeden sevinç çığlıkları atan taraftarlara
benziyorlar!

Gül’ün adaylığı, Baykal’ın iddia ettiği gibi Erdoğan’ın
“uzlaşmama siyaseti” ile değil; “devlet kararı” bağlamında ortaya
çıkmıştı. Bu gerçek değişmediği müddetçe Gül’ün adaylığı devam eder!

Technorati Tags: , , , ,

Powered by ScribeFire.


mıcır

10Jul07

Powered by ScribeFire.


Engin Ardıç


Şu ünlü ve karanlık
“Dolmabahçe mülakatında”, ki Amasya mülakatından önemsiz değildir,
başbakan genelkurmay başkanına “bakın muhtıra verdiniz borsa on iki
puan düştü paşam” gibilerden bir şey söylemiş…

Bazı “ulusalcı” arkadaşlar bunu fena halde ti’ye aldılar.

Çok ayıpmış, borsa düşünülecek sıra mıymış?

Başı
bağlının kocası Çankaya’ya çıkarsa vatan elden gidermiş, böyle bir
durumu önlemek için ordu devreye girince kim şeyedermiş borsayı?

Bu
ne menem borsadır ki, başbakanın, dışişleri bakanının, meclis
başkanının eşi başını bağlarsa çıkar, cumhurbaşkanının eşi bağlarsa
düşer?

Kimisi bunu “çiğ popülizme” de getirdi dayadı, emekli
teyze gecekonduda oturuyor, yık borsayı kurtar teyzeyi… Millet şehit
düşüyor be şehit, dürtmüşüm borsasını…

Okurları bu
arkadaşların birini solcu falan sanıyorlar, ötekinin böyle dümenlere
hiç mi hiç ihtiyacı yok, “MHP’yi tuttuğunu” açık seçik belirtti bile.

Herkesin siyasi görüşü “şahsi ve muhteremdir”, karışmak bize düşmez.

Lakin, cahillik, dargörüşlülük, sığlık gibi işlere karışmak “asli” görevimizdir, bunun için ücret alıyoruz.

Bu
arkadaşlar, hele hele birisi, borsayı, “vatan millet uğruna ilk feda
edilebilecek gereksiz kurumlardan biri” olarak algılıyorlar. Hani resmi
dairelerin “yangında ilk kurtarılacak evrak” dolaplarının tersi gibi
bir şey…

Enflasyon üç aylık dönemde ilk kez “eksi veriyor”,
ihracata dayalı büyüme gerçekleşti, dolar yerlerde sürünüyor, paramız
bayağı önemli bir para oldu, borsa tavan yaptı, yabancı sermaye kalktı
geliyor, onlar hâlâ felaket bekliyorlar, memleket batsa da şu
iktidardan kurtulsak…

Ot yeriz, zarar yok, yeter ki “first lady” tayyör-etek giysin, Afet İnan gibi.

Elbette
işsizlik de tavan yapmıştır, elbette gelir dağılımı son derece
adaletsizdir, “sizinki” gelse de bunları nasıl çözecek görsek.

Ben aslında Deniz Baykal’ın başbakan olmasını da isterim, emekçi kardeşlerime ne biçim hizmetler edecek bakalım!

Sözünü
ettiğim arkadaşlardan biri Ankaralı. (Bunlar İstanbul’a orospu derler.)
Birçok ahmak onu solcu sanıyor, adam düpedüz memur. Rakı şişesine
tükenmez kalemle çentik atan cinsinden (üç gecede içilecek)…

Memurun
aklı borsaya morsaya basmaz. O maaşını bilir, emekli olunca da üç
aylığını. Dış ödemeler dengesinden çakmaz, maaş farklarının ne zaman
ödeneceğidir onun için hayatın gerçeği.

Hatırlarsınız, 1980
yılında da Kenan Evren “nasıl olup da Marmara Oteli’nin şef garsonunun
kendisinden daha fazla para kazanabildiğine” şaşıyor, buna çok da
bozuluyordu…

Bu arkadaş işçi ama ruhu memur.

Ankara sokaklarında Onuncu Yıl Marşı’nı mırıldanarak yürüyen takımından…

Tatil beldelerine gitse de, o marşın “disko versiyonuyla” çoluk çocuğun gece vakti nasıl dingildediğini görse bari…

Pis
kapitalistlerin, yani o arkadaştan daha fazla para kazananların
tepiştikleri “günah yuvası borsa” yerlere düşse, memleketin bütün önde
gelen şirketlerinin değerleri ölü eşek fiyatına inse, hepsi kapansa,
insanlarımızın hiç olmazsa bir kısmı “işliyken” hepsi işsiz kalsa,
Amerika Birleşik Devletleri’nin 1929 yılında başına gelen ve ancak 1943
yılında, on dört yıl sonra, o da savaş sayesinde atlatabildiği felaket
bizim de başımıza gelse, fakat memleket kurtulsa…

Kafa budur.

Ne var ki, kapitalizmden anlamayan, sosyalizmden de anlamaz.

Patronu
batarsa arkadaş ebesinin örekesini görür, haberi yok. Ama vuruyor
borsaya: Euro, dolar, para, faiz, hisse senedi, kâğıt, borsa tu kaka,
vatan millet Sakarya…

Ama belki arkası sağlamdır canım, bunlar
cepleri para görünce ilk iş olarak “bir kat bir araba” alırlar,
taksitle de yazlık (eskiden Avşa ya da Marmara Adası’nı tercih
ederlerdi, artık Ege’ye de açıldılar), altın maltın da vardır bir
yerlerde. Her ne kadar dövize çatsalar da döviz birikimleri de vardır.
Zaten bu ülkede solculuk etmenin güzelliği, bir yandan parası olanlara
küfür edip bir yandan para biriktirmektedir.

Bana bakın bana! Sonunda tepemi attırıp oyumu AKP’ye verdireceksiniz ha!

Technorati Tags: , , , ,

Powered by ScribeFire.


Firavun inadı

03Jul07

EKREM DUMANLI

Tekirdağ otobüsünde yanımıza Karadenizli bir beyefendi oturuyor.
Bizimkiler duramıyor, başlıyor irşad ve tebliğe. O dönemler öyle.
Mutlaka bir girizgâh bulunur, mukteza-yı hal ve makama mutabık olup
olmadığına bakılmaksızın bir şeyler anlatılırdı. Cam kenarından
bizimkilerin gayretkeşliğini gözlemliyorum. Birisi sözü Firavun’a
getiriyor. O günlerde Zafer Dergisi, Firavun’un cesedinin çürümeyip,
ibret için korunduğunu ve bunun da asırlar önce Kur’an ayetinde
anlatıldığını neşretmiş. Bizimki bu muhteşem manzarayı naklederken
kendinden geçiyor. Ancak o ana kadar şaşkın bakışlarla arkadaşı
dinleyen vatandaş, inanılmaz bir yorum getiriyor: “Ula uşağım, bu
Firavun dediğin adam şehittir.” deyiveriyor. Hepimiz şoktayız. Musa
Aleyhisselam’ı, onun Firavun’a karşı verdiği mücadeleyi ta baştan
anlatıyor arkadaş. Adam dinliyor; daha doğrusu dinler gibi yapıyor ve
biraz önce verdiği yanlış hükmün doğru hüccetini açıklayıveriyor. “Suda
boğulan şehittir.” “Doğru, suda boğulan şehittir; lakin bu Firavun,
Musa’ya ve onun Rabb’ine isyan etmiş. Kızıldeniz ikiye ayrılıp Musa’ya
“geç” dedikten sonra nehrin sularına kapılıp gideceğini anlayan Firavun
secdeye kapanmış; lakin…” der demez, adam bir hamle daha yapıyor:
“Uşağım ben demedim mi size bu herif şehittir. Bak secdede ölmüş.”
deyiveriyor.

****

Powered by ScribeFire.


Sıcak altında bekleyen
insanların bu tıkış tıkışlıkla neden kendilerine eziyet verdiklerini,
arkaya doğru biraz açılmadıklarını doğal olarak merak ettim

İleride
yazabileceğim konuları not ettiğim deftere bakarken, Elazığ gezisinde
miting meydanıyla ilgili almış olduğum bazı notları tekrar okudum ve bu
konunun yazılması için ortamın gayet uygun olduğunu düşündüm.

Aslında yazacağım konu Türkiye’nin ilelebet sorunudur. Ne zaman yazsanız, gündem dışı kalmanız mümkün değildir.

Konu
asker-sivil ilişkisi ve ordunun Türk demokrasisi içindeki konumu…
Gördüğünüz gibi bu yazıyı 50 yıl önce de 50 yıl sonra da yazabilirdim.

Güncellik açısından bir şey fark etmezdi.

Başbakan Erdoğan ile Elazığ’da yapacağı mitingi izlemek için gitmiştik.

Miting alanına vardığımızda alanı dolduran kalabalığın fiziksel dağılımında bir tuhaflık olduğunu hissettim.

İlk
bakışta fazla kalabalık yok gibi geliyordu insana. Çünkü arka alanlar
boştu ama insanlar öne doğru tıkış tıkıştı. Yani kalabalık hayli
fazlaydı. Sadece istedikleri kadar yayılamamışlardı.

Sıcak
altında bekleyen insanların bu tıkış tıkışlıkla neden kendilerine
eziyet verdiklerini, arkaya doğru biraz açılmadıklarını doğal olarak
merak ettim.

Öğrendim ki; arka arazi askeri bölgeymiş ve sivil insanların askeri alanı doldurmasına izin verilmemiş.

Bu
doğal bu uygulamayı eleştirmiyorum. Sakın ha; yanlış anlamayın. Sadece
bu görünümden, bu miting alanından bir Türkiye tarihi çıkarmaya
çalışıyorum.

Bizim hayatımızda da askerler bazen de zorunlu
olarak hareket alanlarımıza kısıtlama getirmediler mi? İnsanların
demokrasiyi bütün coşkuyla yaşama girişimleri birçok defa kısıtlanmadı
mı, askıya alınmadı mı?…

Getirilen kısıtlamalar, askerlerin
keyfe göre yaptıkları bir şey değil tabii ki… Miting alanında olduğu
gibi hayatta da bazı zorunluluklar, bazı durumda yapılması gerekenler
var onlara göre.

Bunların sonucunda coşkulu insanların hareket
alanı hep daraldı. Tıkış tıkış oldu tüm toplum ve o gün miting alanında
olduğu gibi insanlar çok bunaldı, çok şey çektiler.

Birçok darbe
görmüş ve bazılarından hayli direkt olarak etkilenmiş bir insan olarak;
o gün miting alanında olanları görünce ‘Burası Türk demokrasisinin bir
sembolü’ dedim ve öyle de yazmışım not defterime.

Demokraside
ideal olarak siviller, askerler tarafından itilip kakılmayacaklar ve
gerektiğinde de askerin alanına yayılacaklar tabii ki…

Bu gerçeği olgunlukla karşılamayı öğrendiğimizde hepimizde bir rahatlama olacağına eminim ben.

Technorati Tags: , ,

Powered by ScribeFire.